Arşiv | Teknoloji RSS feed for this section

Web analitiği

24 Nis

Google KOBİ Günü‘nde yaptığım Analytics sunumunda, dinleyicilere şunu sordum:

Dünyada sadece 100 kişi olsaydı kaçı İnternet’i kullanmış olurdu?

Dünya nüfusunun yüzde 50’sinin telefon denen iletişim aracını henüz kullanmamış olduğu düşünülürse, İnternet’i hayatlarında en az bir kez olsun kullanmış olanların sayısının çok düşük olacağı açık. Gerçek rakamı verelim: 28.

Diğer bir deyişle dünyadaki insanların sadece yüzde 28’i İnternet’i kullanmış ya da kullanıyor.

2000 yılında bu rakam 100 kişide 5 kişiydi. Bu da önemli bir ayrıntı

***

Bu rakamları; dünya üzerinde İnternet’i hiç kullanmamış 5 milyar insan olduğunu vurgulamak için paylaştım.

Yakın bir gelecekte bu insanların ciddi bir kısmının daha sanal dünyaya dahil olacaklarını düşünürsek, çok büyük fırsatların ve risklerin bizleri beklediğini söylemek mümkün.

Örneğin sanal dünyadaki tüketici davranışları, “offline” (gerçek) dünyadan çok farklı. İnsanların birbirleriyle olan iletişimleri, çok farklı dinamiklere, beklentilere ve algılara bağlı olarak şekilleniyor “online” (sanal) dünyada. Kısacası oyunun kurallarının bambaşka olduğu yeni bir dünyanın çok daha kalabalıklaşacağından bahsediyoruz.

Oyunu yeni kurallarıyla oynamaya hazır, ve hatta oyunun kurallarını kökünden değiştirebilecek yetkinlikte oyuncuların  bu dünyanın liderleri ve yol göstericileri olacaklarını tahmin etmek hiç de zor değil.

İşte tam bu noktada, web analitiği devreye giriyor:

Web analitiğini; sanal dünyanın farklı kurallarının, dinamiklerinin, davranışlarının insan ekseninde analiz edilmesini ve bunun akabinde anlamlı sonuçlar çıkarılmasını sağlayan süreçler bütünü olarak düşünebiliriz.

  • Tüketiciler markanızla nasıl etkileşime giriyor
  • Web sitenize gelen ziyaretçiler hangi aşamalarda sitenizi terk ediyor? Peki sonra nerelere gidiyorlar?
  • İnsanlar, vermek istediğiniz mesajı diğerlerine nasıl taşıyorlar?
  • Hangi kanallarda hangi tür iletişime daha açıklar?
Web analitiği; bunlara benzer tüm soruları sanal dünya ekseninde sormak, cevaplar aramak ve hedeflerimize uygun sanal dünya stratejilerini belirlemek için kullanılan araçlar bütünü diğer bir deyişle.

Karşıdakinin davranışını öngörebilen ve buna uygun çözümler üretenler, en iyi gözlemi yapan ve bundan anlam çıkaranlardır.

Bugün İnternet’i kullanan 1.9 milyar insanın, sanal dünyada nasıl davrandıklarını iyi analiz edip anlamlı sonuçlar çıkartırsak, yarın bu dünyaya dahil olacak 5 milyar insanı da hazırlıksız karşılamamış oluruz.

Ve yarının liderleri, yol göstericileri, kazananları; bu sıradışı dünyanın yeni misafirlerini en iyi ağırlayacak olanlardan çıkacaktır.

Şifrelerin dünyası

13 Şub

Hayatınızda şifrelerin ne kadar yer kapladığını düşündünüz mü hiç?

Bir örnek vereyim:

Muhtemelen güne cep telefonunuzu açmak için PIN kodunuzu girerek başlıyorsunuz. Benim telefonum zaten 24 saat açık diyorsanız mutlaka ekran kilidiniz vardır, değil mi…

Sonra bilgisayarınızı açıyorsunuz, profilinize herkesin erişimini engellemek için şifre koyduysanız (ki muhtemelen koymuşsunuzdur) onu girmeniz gerekli öncelikle. İnternet’e bağlanmak için şifre girmiyorsunuz, çünkü zaten tanımlı. Kimbilir hangi şifreyi kullanmıştınız zamanında. Artık hatırlamanıza imkan yok.

E-posta, google, facebook, twitter, linked-in gibi tüm hesaplarınızın şifresini giriyorsunuz eğer tarayıcınızda kayıtlı değillerse.

Ha, bir de yanlışıkla tarayıcı geçmişinizi temizlediyseniz vay halinize.

Onlarca şifre baştan hatırlanacak, hatırlanabilirse…

***

Bilgisayarı bir kenara bıraktım. Öğlen arasında para çekmek için dışarı çıktınız. 4 haneli ATM şifrenizi girmelisiniz. Hem bunun şakası yok. Hatalı girersiniz,  bir de bankaya gitme, yeni şifre alma derdi falan çıkar. Düşünmesi bile kötü.

Neyse; çektiniz paranızı, Internet’ten hesabınızı kontrol edeceksiniz.

Yine stres dolu dakikalar. 1 değil, 2 değil, en az 4-5 güvenlik aşamasını başarıyla geçmeniz gerekli. Üstelik buradaki şifrelerin her ay değişmesi gerekiyor güvenlik nedeniyle. En son hangi şifreydi derken, biraz da şansın yardımıyla, hallettiniz işinizi…

***

Günün kısa bir kesitinden şifrelerle dolu hayatımıza ufacık bir örnek bu.

Hayatımızda bu kadar büyük bir yer kaplayan ve çok önemli hesaplarımıza/araçlarımıza erişimimizi sağlayan şifrelerimizi oluştururken güvenli olmalarına önem veriyoruz muyuz peki?

Şifre kullanan insanların yüzde 79’u ele geçirilmesi kolay ve oldukça güvensiz şifreler kullanıyor. Siz bu yüzde 79’un mu, yoksa bilinçli şifre kullanan yüzde 21’in içerisinde misiniz?

***

Aşağıdaki infografikte şifreler dünyasının detaylarını paylaştım.

Görselden birkaç ilginç ve önemli detay:

  • Bugüne kadar en çok kullanılan 20 şifreyi görselin üstünde görebilirsiniz. Özellikle hatırlanması kolay sıralı sayıların çok yaygın olarak kullanıldığını ve doğal olarak tahmin edilmesi en kolay şifreler olduklarını anlayabiliriz.
  • En çok kullanılan şifrelerin dörtte biri, kullanıcının gerçek isminden oluşuyor. Aynı zamanda insanların yüzde 16’sı şifre oluştururken isimlerini de şifreye dahil ediyorlar. Yani, şifre olarak ismimizi kullandığımızda tahmin edilmesi de bir o kadar kolay oluyor.
  • İnsanların neredeyse dörtte biri şifrelerini 6 karakterden oluşturuyor. Her beş kişiden biriyse 8 karakterli şifre kullanmakta. Şifre uzadıkça, kullanan insan sayısı gittikçe azalıyor. Oysa, şifre uzadıkça tahmin edilmesi de bir o kadar zorlaşmakta.
  • NASA’nın önerisi, şifrelerin en az 8 karakterden oluşması ve içerisinde değişik türden karakterler barındırması. Yani, rakamların, büyük harflerin, küçük harflerin, ve noktalama işaretlerinin karışık olarak kullanıldığı ve en az 8 karakterden oluşan şifreler son derece güvenli.
  • Örneğin “12345”, “cemal”, “12345cemal” tahmin edilmeleri çok kolay şifreler. Oysa, “tmN58-*2” şeklinde karmaşık karakterlerden oluşan bir şifrenin tahmin edilmesi neredeyse imkansız.

Kolay hatırlanabilir, aynı zamanda tahmin edilmesi zor şifreler oluşturmak için aşağıdaki yöntemi uygulayabilirsiniz:

  1. 1o kelimeden oluşan ve sizin için anlamlı bir cümle kurun. Mesela: “Her yıl ondört şubatta kız arkadaşıma en sevdiği çiçeği alırım.”
  2. Cümledeki kelimelerin ilk harflerini yanyana yazın: “hyoşkaesça”
  3. Şifreyi karmaşıklaştırmak için sesli harfleri büyük yazın: “hyOşkAEsçA”
  4. Daha da karmaşık yapmak için şifrenin arasına sizin için anlamlı 2 rakam ekleyin: “hyOş14kAEsçA”
  5. Bulunmasını imksansız hale getirmek için şifrenin başına ve sonuna noktalama işareti ekleyin: “?hyOş14kAEsçA!”
  6. Oluşturduğunuz 14 karakterli ve son derece güvenli, aynı zamanda hatırlaması kolay şifreniz: ?hyOş14kAEsçA!

***

Şifre güvenliği konusunu küçümsemeyin kesinlikle.

Böylesine basit ama etkili yöntemlerle önlemler almak, ileride keşke demekten çok daha iyidir.

Kaynak:

http://dailyinfographic.com/

Girişimcilik… Ya sonrası?

1 Oca

İsim: Mark Bao

Yaş: 18

Profil: Amerikalı teknoloji girişimcisi

Bazı projeleri: İş hayatına 2006’da (14 yaşında) atıldı.  O günden beri 11’den fazla teknoloji ve web girişimine imza attı. Bazı projeleri Avecora, Genevine, Supportbreeze

Hedefi: Yaptıkları ve yapacaklarıyla dünyayı değiştirip iyileştirmek. Kazandıklarını ve kazanacaklarını kanser araştırmalarına, insan ömrünü uzatma ile ilgili çalışmalara, insani destek projelerine, uzay keşiflerine ve bunlar gibi dünyaya değer katabilecek her türlü oluşum ve çalışmaya yatırmak. (Detayları sitesinde)

Uzun vadeli hayat planı: 30 yaşına kadar 10 milyar dolar kazanmak.

  • Bu paranın yüzde 80’ini (8 milyar dolar) hedefinde belirttiği alanlardaki girişimleri desteklemek için kullanacak.
  • Yüzde 10’unu (1 milyar dolar) kendi kuracağı Mark Bao Vakfı’na ayıracak.
  • Yüzde 5’ini (500 milyon dolar) genç girişimcileri desteklemek için bağışlayacak.
  • Geriye kalan 500 milyon dolar ise kendisinin olacak.

Son projesithreewords.me

Bu sitede, arkadaşlarınız sizinle alakalı 3 kelime yazıyorlar ve yazdıkları anonim olarak yayınlanıyor. Çok basit bir iş fikri, ama şunu iddia ediyorum; yeteri kadar kendini duyurmayı başarırsa, Türkiye’de gençler arasında ciddi anlamda popüler olma potansiyeline sahip bir proje. Bu arada benim de hesabım var. 🙂

Bunları niçin paylaştım?

Hepimizin aklının bir köşesinde kendi işini kurmak vardır. Kendimizi kandırmayalım.

Kendi kendimizin patronu olmak, kendi eserini bebek şevkatiyle büyütüp geliştirmek, başarını görüp göğsünü kabartmak… Kulağa çok hoş geliyor değil mi?

Peki, sizce amaç bu mu olmalı?

Kendi girişimimizi, işletmemizi, projemizi hayata geçirdikten sonra kenara oturup seyretmek mi olmalı hedef?

Kısacası girişimcilik kendi başına bir amaç mıdır sizce?

***

Üstteki örnek; bu soruya 18 yaşındaki bir gencin haykırarak “HAYIR” deyişini anlatıyor.

Kişisel sitesini incelerseniz, projelerini araştırırsanız çok daha gürültülü bir biçimde çınlayan “HAYIR” haykırışını duyarsınız okuduklarınızda.

Bu “çocuk” bağırarak diyor ki; hedefim ne kendi işimi kurup kenara oturmak, ne de kazanacağım parayı bir başıma “yemek”.

Birikimlerimin neredeyse tamamını dünyayı daha güzel bir yere çevirmek için harcayacağım, bunun için de gerekiyorsa daha fazla iş kuracağım, daha fazla para kazanacağım, daha fazla çalışacağım…

***

18 yaşında bir çocuk belki de girişimcilik aşkıyla yanıp tutuşan birçok kişiye çok önemli bir şeyi hatırlatıyor.

Niçin girişimciyiz? Başarırsak ne yapacağız?

…Ya sonrası?

 

Kaçırdıklarımız…

4 Ara

Büyük beklentilere öylesine odaklanmışız ki, küçük şeylerin önemini unutur olmuşuz…

“Olacaksa en büyüğü, en görkemlisi, en mükemmeli olsun”a öylesine kapılmışız ki, olup biten diğer güzellikleri görmez olmuşuz…

Tek adımda sona ulaşmak, tek bakışla karar vermek, tek cümleyle ikna etmek istemişiz…

Yürümeden koşmayı, zıplamadan uçmayı hayal etmişiz…

***

Bu yüzden de sürekliliği, arada kalanları, kısacası adım adım ilerleyen hayatı kaçırmışız. 

Sadece başa ve sona odaklanırken ortada olanları görmemişiz.

Başlangıca ve bitişe anlam katanın, arada yaşananlar olduğunu farketmemişiz.

İşte bu yüzden yürüyemeden durmuşuz, başaramadan pes etmişiz, başlayamadan bitmişiz.

***

Bu bahsettiğim döngü hiç de yabancı gelmedi, değil mi?

Büyük beklentiler kurmak, büyük amaçları kovalamak yanlış değil.

Tam aksine; büyük hedefler büyük düşünmeye, büyük düşünmek de büyük sonuçlara o denli yaklaşmaya imkan verir.

Burada yanlış olan, büyüğün küçüklerin toplamı olduğunu unutmamız.

İşte bu nedenden dolayı küçük başarıları önemsemeyiz, küçük adımları atılmamış sayarız hep. Oysa bizi büyük hedefe, büyük başarıya ulaştıracak olan küçük adımların toplamı değil midir?

***

Peki böyle bir yazıyı niçin yazmak istedim?

Hatırlarsanız geçende NASA’nın (Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) önemli bir gelişmeyi dünyaya duyuracağından bahsediliyordu.

Dünyada birçok insan da başka gezegenlerdeki hayatın keşfinin, ya da en basitiyle “uzaylı”ların varolduğunun resmi olarak duyurulacağını düşünüyordu.

Ama NASA’nın açıkladığı gelişme, “arsenik seven bir bakteri türünün keşfi“ydi.

Ne oldu peki?

Dünyada birçok insan hayal kırıklığına uğradı, NASA’nın kendileriyle dalga geçtiğini düşünenler bile oldu.

Böylesine basit ama önemli bir keşfin, dünyanın oluşum sürecine ve hayatın işleyişine dair birçok genelgeçer varsayımı değiştirebilecek önemli işaretler barındırdığını kaçırdı çoğu insan. Bu keşfin, başka gezegenlerde yeni hayat formları (ya da basitçe “uzaylı”) arama sürecini yeniden düzenleyeceğini, hangi gezegenlerde nasıl yaşam formları bulabileceğimiz sorusuna yeni cevaplar getirdiğini anlamadı birçok insan.

Çünkü bu basit başarı büyük beklentilere odaklanan bizler için fazlasıyla önemsizdi, arada kaçırdıklarımızdandı…

***

Başarıya, büyük sonuçlara, hedeflere ulaşmamızı sağlayan hayat oyunu başlarda ve sonlarda oynanmıyor maalesef.

Ne yaşanıyorsa ortada yaşanıyor. Ve ortada yaşananlar baştaki ve sondakiler kadar etkileyici ve büyük olmuyor ne yazık ki.

Ama başta ve sonda yaşananların ne olacağını, ne kadar büyüleyici olacağını ortada yaşadıklarımız, yani nispeten küçük şeyler belirliyor.

Unutmayalım!

Size sesleniyorum!

25 Kas

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok,
‘Fast live’, ‘fast food’,’fast music’, ‘fast love’…
Dikte ettirilen ‘yükselen değerler’, ‘in’ler, ‘out’lar…
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar,
Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
‘Copy-paste’ yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz mail’le arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik Kenter

Düşünmeyen adam

19 Eki

Bugün İnteraktif Pazarlama Zirvesi‘ndeydim (IPZ).

Lojistik ve organizasyonel problemler dışında beğendiğimi söyleyebilirim, çok değerli katılımcılar interaktif pazarlama hakkında çok önemli paylaşımlarda bulundular. Ufuk Tarhan (M-GEN Gelecek Planlama Merkezi Kurucusu, Fütürist), Mehmet Nuri Çankaya (Microsoft Türkiye Pazarlama Grup Müdürü), Erkan Tüfekçioğlu (Apple İş Geliştirme Direktörü), Mustafa İçil (Google Türkiye, Orta Doğu ve Afrika Bölge Pazarlama Müdürü) katılımcılardan bazılarıydı.

Ufuk Tarhan, yarının dünyasında teknolojinin oynayacağı rolün önemli olacağına değindi ve yarından çok umutlu olduğunu söyledi. Her ne kadar söylediklerinin büyük çoğunluğuna katılsam da, LSE’de Information Systems and Innovation master’ının aklıma kazıdığı bir gerçeği hatırlattı bu bana: Teknolojik gelişmelerin ve bilgi sistemlerinin “düşünmeyen adam“ın elinde yıkıcı sonuçlara yol açabilmesi gerçeği.

Bu konuda LSE’den hocam Prof. Ian Angell‘ın çok sarsıcı makaleleri var.

Kendisinin internetten indirebileceğiniz son kitabını da daha önce yine bu blog üzerinden paylaşmıştım.

Ian Angell’ın “Internet Kabusuna Hoşgeldiniz” başlıklı makalesinden birkaç çarpıcı noktayı paylaşmak istiyorum:

  • 37 yaşındaki İngiliz Dylan Osborn Facebook’ta profil oluşturuyor ve e-mail listesindeki herkese otomatik olarak arkadaşlık talebinde bulunuyor. Ama unuttuğu bir şey var. Ayrıldığı eski karısıyla mahkeme kararı gereği iletişim kurması yasak. İstemeden de olsa eski karısına yolladığı arkadaşlık daveti nedeniyle 3 gün hapis yatıyor.
  • 2000 yılında Raymond Easton (49) hırsızlık suçundan tutuklanıyor. Tutuklanma nedeni hırsızlık mahalinde bulunan kendisine ait DNA örnekleri. Ama ortada bir sorun var. Hırsızlık günü Raymond, hırsızlık mahalinden 350 km uzakta. Ayrıca kendisi ileri derece Parkinson hastası, hareket etmekte bile güçlük çekiyor. DNA eşleşmesi yapan bilgi sistemlerinin gözardı ettiği (ve sonradan anlaşılan) bir nokta yüzünden haksız yere hapis yatıyor Raymond. Uyanık hırsızlar, hırsızlık mahaline sigara izmaritlerinden rastgele topladıkları DNA örneklerini bırakmış çünkü. Suçlarını örtbas etmek için.
  • Andrew Tyler, 13 yaşındaki Amerikalı bir çocuk, e-Bay’de babasının şifresini kullanarak açık artırmaya katılıyor ve Kanada’nın ilk başbakanına ait 900.000 dolar değerindeki 1860 yapımı antika yatağı satın alıyor. Yalnız unuttuğu bir şey var: Andrew’in haftalığı sadece 15 dolar. Satıcılar ailesiyle konu ile ilgili iletişime geçtiğinde annesi nerdeyse kalp krizi geçiriyormuş.

Bu ve bunun gibi birçok ilginç örnek var teknolojinin ve bilgi sistemlerinin yol açtığı kabusları anlatan.

Ancak bu yazıdan, teknolojinin ve ilerleyen bilgi sistemlerinin “kötü şeyler” olduğu sonucu çıkarılmasın, Ian Angell da buna vurgu yapmıyor zaten.

Üstteki örneklerle vurgulanmak istenen teknolojinin “kötü sonuçlara” da yol açabileceği gerçeği, eğer ki “düşünmeyen adam“ın eline düşerse.

“Düşünmeyen adam”, teknolojinin yol açabileceği sorunları ve kötü sonları gözardı ederek teknolojik gelişmelerin toz pembe dünyasına gülümseyen insandır. Gülümserken düşünmez.

“Düşünen adam” (thinking man/thinking manager) ise, teknolojiden faydalanmadan önce olası yanlış kullanımları ve kötü sonları irdeleyen insandır. Teknolojinin her zaman iyiye, güzele götüreceği rüyasına kapılmaz. Gerçekçidir. Eleştireldir. Soru sorandır. Teknolojinin, yalnız doğru ellerde, doğru şekilde ve doğru zamanda kullanılması sonucunda iyiye ve güzele ulaştıracağını bilen adamdır.

***

Bugün İPZ’deki değerli konuşmacıları dinlerken, aklımın bir köşesinde düşünen ve düşünmeyen adamın hikayeleri sürekli dolaştı durdu.

Düşünen adamın teknolojiye ve bilgiye hükmettiği bir dünya hayal ettim.

Aksini düşünmek bile istemedim.

 

Basitin Çekiciliği

28 Eyl

Böyle bir konu nereden aklıma geldi?

Marketten yarım litrelik ufak sulardan alırken özellikle ince kapaklı olanları tercih etmeye başladığımı farkettim. Bu ince kapakların özelliği, elinizi kapaktan kaldırmadan açılabilmesi. Yani suyu açmak için kapağı 2 tur çevirmek zorunda kalmıyorsunuz.

Çok ufak ve basit bir ayrıntı gibi görünüyor. Ancak insanların marka tercihlerini kökünden değiştirebilecek kadar kuvvetli bir yenilik/inovasyon bu.

Düşünün, koşu bandının üzerindesiniz ve koşarken açmaya çalıştığınız şişenin kapağını 1 tur az döndürerek açmanın sizi 2 saniyelik sıkıntıdan kurtardığını farkettiniz. (Su şişesini koşarken açmaya çalışırken dengesini kaybedenleri görmediniz mi?) Sadece bu 2 saniyelik “değer” bile marka tercihinizi derinden etkileyecektir.

Veya arabadayken suyu açmak için ellerinizi 2 saniye daha fazla direksiyondan çekmenin yol açabileceği kötü sonuçları düşünün.

Basit bir fikrin ve kazandırdığı 2 saniyenin çekiciliği bütün pazar dinamiklerini etkileyebiliyor.

***

“Basitin çekiciliği” her sektör için çok önemli bir değer. Çünkü tüketiciler, en düşük eforla ve en kısa sürede tatmine ulaşmak istiyor. Gereksiz zaman kaybına yol açabilecek ve kafa karıştırıcı her türlü ayrıntıdan kaçma eğilimindeler.

Mesela satış rekorları kıran iPhone’un çekiciliğinin arkasında basit kullanımı ve dizaynı yatıyor.

Televizyon satışlarında kumandanın tüketici tercihinde çok önemli olduğunu biliyor muydunuz? Karmaşık olmayan ve sadece temel işlevleri yerine getirebilecek (açma/kapama, sesi ayarlama ve kanal değiştirme) kumandalı televizyonlar çok daha fazla tercih ediliyor.

Kaçımız bir restauranta gittiğimizde binlerce çeşit yemeğin olduğu koca menüyü görüp de garsona sizin öneriniz hangisidir diye sormadık? Biliyoruz ki alacağımız cevap hayatımızı çok basitleştirecek, lezzete ulaşma süremizi kısaltacak. Bütün bunların farkındayız.

***

Her geçen gün çok daha fazla karmaşıklaşan dünyamızda “basiti aramak” kaostan bir kaçış yöntemi.

Belirsizlik, karışıklık ve soru işaretleri tedirginliğimizi, korkularımızı artırmakta. Bilinmeyenden uzaklaşıp bir tanıdık aramak isteriz her zaman.

İşte bunun farkında olanlar için tüketici dünyasında o kadar çok fırsat var ki…

Yeter ki gözlerimiz açık olsun.

***

Bu konuyla ilgilenenler için tek bir kitap öneririm:


Az Aslında Çoktur” (The Power of Less) – Leo Babauta