Arşiv | Psikoloji RSS feed for this section

Yemek sırası ve hayat

23 Oca

Ne alaka, değil mi?

Yemek sırası ve hayat. İki alakasız kelime, halbuki birbirinin aynısı ikisi de…

***

İş yerinden bir arkadaşımla öğle yemeği sırasında bekliyoruz. Kendin servis yaptığın açık büfe tarzı kafeterya.

Sıra uzun. Ama beklemeye değecek kadar güzel yemekler.

Yavaş yavaş ilerliyoruz…  İleride sıranın U yaptığı köşeyi görebiliyoruz.

İşte tam o anda yanyana geliyoruz, sıranın başındaki ve o an hedefe ulaşmanın sarhoşluğunu yaşayan kişiyle.

Sanki dakikalarca sırada bekleyen kendisi değilmiş edasıyla, yavaştan alarak ve umarsızca tabağına koyuyor yemekleri.

Yanındakiyle konuşuyor, bazı yemekleri iki üç döndürüp, tabağına koyar gibi yapıp geri döküyor.

Bazı yemeklere saniyelerce bakıyor alsam mı almasam mı problemine felsefi bir çözüm ararcasına.

Sonunda nihayet sırayı terkediyor.

Arkadakileri bekletmekten rahatsız olmadan, belki beklettiğinin farkına bile varmadan, zafer sarhoşluğuyla ve aynı sıraya yarın yeni baştan gireceğini belki unutarak…

Şimdi; yemek sırasını hayat yapalım.

Sıradakiler de hayatta karşılaşacağınız insanlar olsun.

Yemek ise ulaşmak istediğiniz hedefleri simgelesin.

Ve filmi başa alalım…

Sıraya girdik, binbir çile çekerek hedefe çok yaklaştık.

Filmin final sahnesindeyiz artık…

Hedefe ulaşınca nasıl davranacağımızı anlatan sahne bu…

Henüz izlememiş olanlar için, filmin sonunu söylemeyeceğim.

Bırakayım da, isteyen istediği gibi tamamlasın kendi filminin sonunu

Sor

11 Oca

Yaşamın bir yılının ne olduğunu mu merak ediyorsun: Bu soruyu yıl sonu sınavında başarısız olmuş bir öğrenciye sor.

Yaşamın bir ayı: Bu konuda erken doğum yapmış, bebeğini sağ salim kollarına almak için kuvözden çıkmasını bekleyen bir anneyle konuş.

Bir hafta: Ailesine bakmak için bir fabrikada ya da maden ocağında çalışan bir adama sor.

Bir gün: Kavuşacakları günden başka bir şey düşünemez olmuş aşıklara sor.

Bir saat: Asansörde mahsur kalmış bir klostrofobiğe sor.

Bir saniye: Bir araba kazasından kıl payı kurtulmuş bir adamın yüzündeki ifadeye bak.

Ve saniyenin milyonda birini olimpiyatlarda uğruna ömrünü verdiği altın madalya yerine gümüş madalya almış atlete sor…

Zaman / Marc Levy

Pazar sendromu

27 Ara

Pazar’ın Pazartesi’ye kavuşmasının ardından dakikalar geçti sadece.

Ya da kimilerinin Pazar sendromlarının kağıt üzerinde son bulmasının… (Şu an Pazartesi’ye ait çünkü)

İşte “o kimileri” şu anda belki huzursuz bir uykuya daldı, rüyalarında bitmek bilmeyen haftaiçinden kurtulacakları Cuma akşamlarını görmek umuduyla, kimbilir…

İşte “o kimileri” yarın sabah uykularından uyandıklarında geri gitmek isteyen ayaklarına inat işlerinin yolunu tutacaklar. Taa Cuma’ya kadar. Çünkü “o kimileri” için hayat Cuma akşamları başlayacak. Taa Pazar’a kadar.

Ve ne yazık ki, “o kimileri” için yaşam denen kavram, kağıt üzerinde saydıkları hayatın yedide ikisinden ibaret olacak. Haftaiçleri yaşamaktan sayılmadığından.

***

Siz “o birileri”ndenseniz, kusura bakmayın ama, yaşama karşı nankörlük ediyorsunuz!

Yaşam bize o kadar fazla fırsat ve amaç sunuyor ki peşinden koşmak için. Seç, beğen, al diyor sanki!

Siz ne yapıyorsunuz?

Hiçbirini seçmiyorsunuz, ya da yanlış seçimlerde bulunuyorsunuz.

Hayat o kadar cömert ki, seçtiğinizi beğenmeseniz de, yanlış seçmiş olsanız da, geri adım atma fırsatı sunuyor size sonsuz defa.

Yani sonsuz defa pişman olsanız da, başa dönüp doğrusunu seçmeye izin veriyor.

Siz ne yapıyorsunuz?

Daha doğrusu ne yapmıyorsunuz?

Ne yaptığınızı, neyi kovaladığınızı, niçin yaşadığınızı sorgulamadan yaşamaya devam ediyorsunuz.

Pazar sendromu denen şeyi sıradanlaştırıyorsunuz. Haftaiçini yaşamamaya başlıyorsunuz. Hayatınızı o kadar savruk harcamaya başlıyorsunuz ki, hiç dünyaya gelmemiş olanların, ya da gelip de yaşama imkanı bulamayanların hakkını yiyorsunuz bir bakıma.

***

Ne yaparsak yapalım, hayat bize elini hala uzatıyor, uzatacak da her zaman.

Hayatımızın geri kalanını “yaşamamız” için sevdiğiniz şeyi bulun, onu kovalayın diyecek…

“O birileri”… Size sesleniyorum:

Hayatın sesini dinlemenin vakti gelmedi mi?…

İnsan, kendisine “Pazar sendromu” yaşatan ne varsa, o şeyi bir sorgulamalı önce.

Gerekiyorsa kendini, ya da o “şeyi” değiştirmeli. Olmuyorsa “ondan” kurtulmalı. Başka bir “şeyler” aramalı.

Hayata anlam katacak “şeyler”  bulmalı.

Hayatın geri kalanını eksiksiz yaşamayı sağlayacak “şeyler” katmalı hayatına.

İşte o zaman, Pazartesi’nin Cuma’dan, bugünün yarından farkı olmayacak.

Çünkü her gün dolu dolu, severek, isteyerek yaşanmış sayılacak.

Ölmeden önce, “ben yaşadım” diyebilmek için üzerinde düşünmeye değmez mi sizce?…

Yükseklik korkusu

13 Ara

Çok yükseğe çıkamam bende yükseklik korkusu var. Ve kimseyi yarı yolda bırakamam bende “alçaklık korkusu” var .

Oğuz Atay

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz.

Yaşıyoruz, çünkü arzularımız var, gerçekleştirmek istediğimiz hedeflerimiz var.

Ve her geçen gün, amaçlarımıza ulaşmak için bazen ufacık, bazen de kocaman bir yol katediyoruz.

Bu yolda her ne kadar yalnız gözüksek de yalnız değiliz asla… çünkü her insanın yolu başka yollarla kesişiyor zaman zaman.

Yeri geliyor; aynı yoldan ilerliyoruz başkalarıyla, bazense yollar ayrılıyor bir noktadan sonra…

Ve ilerledikçe, yükseliyoruz farkında olmadan.

Ve insanı diğerlerinden ayıran o “eşiğe” geliyoruz bir zaman sonra.

Yükseklik korkusunun anlam bulacağı eşiğe…

Korkmakta da haklıyız…

Çünkü biliyoruz ki; bu çizginin yukarısında “alçaklık korkusu” da kalmayacak.

Bu çizginin yukarısında, sizleri o çizgiye taşıyanların hiç önemi olmayacak.

Bu çizginin yukarısında, buralara nasıl geldim sorusunun cevabı aranmayacak. Çünkü böyle bir soru sorulmayacak.

***

Bugün, Oğuz Atay‘ı 33 yıl önce kaybettiğimiz gün.

Ülkemizin değerli yazarlarından Oğuz Atay’dan yaptığım anlamlı alıntıyla hem kendisini anmak, hem de insanoğlunun en eski sorunlarından birini hatırlatmak istedim : Başarıya ve zafere yaklaştıkça, bulunduğumuz noktalara nasıl ulaştığımızı unutmak, bizleri arzuladığımız noktalara getirenleri yarı yolda bırakmak sorunu.

***

Hepimizde yükseklik korkusu var.

Peki, yükseldikçe “alçaklık korkusu” da duyabiliyor muyuz?

Hiç sordunuz mu bunu kendinize?

…mısın/misin?

11 Ara

Hayal kırıklığı, muhteşem, zevkten uçan, kaybeden, önemli, girişimci, depresif, anlaşılamayan, yalancı, bilmiş…

Bu sıfatları “…” yerine koyun ve hayatınızın her dönemi için ayrı ayrı cevaplayın.

***

Bunu yapan ve bizler için görselleştiren biri çıkmış.

Hiçbir araştırmaya dayanmadan, sadece kişisel görüşüne dayanarak aşağıdaki grafikleri çizen kişi Jess Bachman. Kendisinin kim olduğu çok da önemli değil.

Ancak çizdiği grafikler büyük oranda gerçeği yansıtıyor, değil mi?

(sırayla…)

Hayal kırıklığı mısın?

Muhteşem misin?

Zevkten uçuyor musun?

Kaybeden misin?

Önemli misin?

Girişimci misin?

Depresyonda mısın?

Anlaşılamayan mısın?

Yalancı mısın?

Bütün cevapları bilen misin?

Kaynak: http://www.coolinfographics.com/

Düş İçinde Düş

6 Eki

Fikir Atölyesi‘nden Tunç Kılınç son yazısında “Göründüğümüz Gibi Değiliz İşte!” diyordu. “…farkında olmadan davranışlarımızı etkileyen bilinçdışı ögelerin, içimizde bizden habersiz başka bir kişilik” yaşattığından bahsediyor kendisi. Yazıyı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Gerçekten de zaman zaman, bilinçaltımızda olup bitenlerin yol açtığı dışavurumları anlamakta güçlük çekeriz. Her ne kadar kendimizi keşfetmek için meraktan çıldırsak da “diğer biz”le yüzleşmekten çekiniriz. Daha doğrusu kendimizle “yalnız başımıza” yüzleşmekten çekiniriz.

Bu yalnızlığı genelde edebiyatla, müzikle, şiirle, resimle; kısacası sanatla aşıp  “kendimizin” karşısına çıkarız. Korkarak, ama yalnız olmadığımızı bilerek. Titreyerek, ama merak ederek.

***

Kendimizle yüzleşme maceramızda bize eşlik etmekte en başarılı eserlerin sahibi de Amerikalı büyük hikaye yazarı Edgar Allan Poe olsa gerek.

Poe’nin öykülerinin bizlerde bıraktığı etkiyi şöyle tarif etmiş bir başka öykü yazarı Senem Dere:

“Şimdi, bir gölün kenarında oturduğunuzu, etrafınızı çeviren dünyanın ve yüzünüzün durgun suya yansıyan aksini seyrettiğinizi düşünün. Bir süre sonra içinizde, sudaki kıpırtısız dünyayı dağıtmak, sarsmak, değiştirmek için karşı koyamadığınız bir istek belirmez mi? Doğal olarak suya dokunur ya da göle atmak için bir taş aramaya başlarsınız.
İşte Poe’nun öyküleriyle yaptığı budur. Onun öyküleri göle atılan bir taş gibidir ya da suyu karıştıran becerikli bir el… Önce hayretle, yüzünüzün alışkın olduğunuz çizgilerinin bozulmasına, dağılmasına şahit olursunuz. İyice bakmaya cesaretiniz varsa, size benzeyen ama çoğu zaman görmezden geldiğiniz, hatta ürktüğünüz yine de içinizde bir yerlerde olduğunu hep bildiğiniz kendinizle yüzleşirsiniz bulanık suda. Ardınızdaki dünya da belirsizleşmiş, yıkılmıştır. Tekinsiz, karanlık, kuralsız ve vahşi, başka bir dünyanın kapıları aralanır. Oraya hükmeden Tanrı, olsa olsa Dionysos’tur. Takıntılara, tutkulara, kayıp ruhlara, delice isteklere, öc almalara, kana ve sonsuz aşklara kaldırır kadehini.”

***

Bizi bizle yüzleştiren eserlerin sahibi büyük yazarın ölümünün 161. yıldönümünü yarın yaşayacağız.

Yaşadığımız dünyanın bir düş, ve bizlerin bu düşler diyarında bambaşka düşler görmeyi sürdüren düşkolikler olduğumuzu hatırlattığı için kendisini bu blog’da anmayı görev biliyorum.

En güzel ve anlamlı şiirini (kendisinin çok güzel şiirleri de olduğunu söylemiş miydim?) orjinal ve Türkçe yorumlarıyla aşağıda paylaştım, tadını çıkarınız…

***

A Dream Within A Dream


Take this kiss upon the brow!
And, in parting from you now,
Thus much let me avow:
You are not wrong who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream.

I stand amid the roar
Of a surf-tormented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand--
How few! yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep--while I weep!
O God! can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?
***


Düş İçinde Düş


al kaşının üstüne, bu senin busen!
ve ayrılıyorum şimdi senden,
bırak itiraf edeyim giderken -
günlerimin bir düş olduğunu söylerken
haksız değildin katiyen;
gene de umut uçup gitmişse
bir gecede, ya da bir günde,
bir hayalde, ya da hiç birinde,
fark eder mi bu vesileyle?
bütün gördüğümüz ve göründüğümüz de
düş içinde düştür sadece.

dalgalarla tartaklanan bir sahilde
dururum gürlemenin merkezinde,
ve tutarım elimin içinde
altın kumları zerre zerre –
nasıl azlar! sürünürler gene de
parmaklarımdan derine,
yaşlar varken gözlerimde!
ey tanrı! kavrayamaz mıyım
onları daha sıkı bir kenetlemeyle?
ey tanrı! saklayamaz mıyım
merhametsiz dalgadan birini bile?
bütün gördüğümüz ve göründüğümüz de
düş içinde düş müdür sadece?


Edgar Allan Poe

Basitin Çekiciliği

28 Eyl

Böyle bir konu nereden aklıma geldi?

Marketten yarım litrelik ufak sulardan alırken özellikle ince kapaklı olanları tercih etmeye başladığımı farkettim. Bu ince kapakların özelliği, elinizi kapaktan kaldırmadan açılabilmesi. Yani suyu açmak için kapağı 2 tur çevirmek zorunda kalmıyorsunuz.

Çok ufak ve basit bir ayrıntı gibi görünüyor. Ancak insanların marka tercihlerini kökünden değiştirebilecek kadar kuvvetli bir yenilik/inovasyon bu.

Düşünün, koşu bandının üzerindesiniz ve koşarken açmaya çalıştığınız şişenin kapağını 1 tur az döndürerek açmanın sizi 2 saniyelik sıkıntıdan kurtardığını farkettiniz. (Su şişesini koşarken açmaya çalışırken dengesini kaybedenleri görmediniz mi?) Sadece bu 2 saniyelik “değer” bile marka tercihinizi derinden etkileyecektir.

Veya arabadayken suyu açmak için ellerinizi 2 saniye daha fazla direksiyondan çekmenin yol açabileceği kötü sonuçları düşünün.

Basit bir fikrin ve kazandırdığı 2 saniyenin çekiciliği bütün pazar dinamiklerini etkileyebiliyor.

***

“Basitin çekiciliği” her sektör için çok önemli bir değer. Çünkü tüketiciler, en düşük eforla ve en kısa sürede tatmine ulaşmak istiyor. Gereksiz zaman kaybına yol açabilecek ve kafa karıştırıcı her türlü ayrıntıdan kaçma eğilimindeler.

Mesela satış rekorları kıran iPhone’un çekiciliğinin arkasında basit kullanımı ve dizaynı yatıyor.

Televizyon satışlarında kumandanın tüketici tercihinde çok önemli olduğunu biliyor muydunuz? Karmaşık olmayan ve sadece temel işlevleri yerine getirebilecek (açma/kapama, sesi ayarlama ve kanal değiştirme) kumandalı televizyonlar çok daha fazla tercih ediliyor.

Kaçımız bir restauranta gittiğimizde binlerce çeşit yemeğin olduğu koca menüyü görüp de garsona sizin öneriniz hangisidir diye sormadık? Biliyoruz ki alacağımız cevap hayatımızı çok basitleştirecek, lezzete ulaşma süremizi kısaltacak. Bütün bunların farkındayız.

***

Her geçen gün çok daha fazla karmaşıklaşan dünyamızda “basiti aramak” kaostan bir kaçış yöntemi.

Belirsizlik, karışıklık ve soru işaretleri tedirginliğimizi, korkularımızı artırmakta. Bilinmeyenden uzaklaşıp bir tanıdık aramak isteriz her zaman.

İşte bunun farkında olanlar için tüketici dünyasında o kadar çok fırsat var ki…

Yeter ki gözlerimiz açık olsun.

***

Bu konuyla ilgilenenler için tek bir kitap öneririm:


Az Aslında Çoktur” (The Power of Less) – Leo Babauta