Arşiv | Pazarlama RSS feed for this section

Web analitiği

24 Nis

Google KOBİ Günü‘nde yaptığım Analytics sunumunda, dinleyicilere şunu sordum:

Dünyada sadece 100 kişi olsaydı kaçı İnternet’i kullanmış olurdu?

Dünya nüfusunun yüzde 50’sinin telefon denen iletişim aracını henüz kullanmamış olduğu düşünülürse, İnternet’i hayatlarında en az bir kez olsun kullanmış olanların sayısının çok düşük olacağı açık. Gerçek rakamı verelim: 28.

Diğer bir deyişle dünyadaki insanların sadece yüzde 28’i İnternet’i kullanmış ya da kullanıyor.

2000 yılında bu rakam 100 kişide 5 kişiydi. Bu da önemli bir ayrıntı

***

Bu rakamları; dünya üzerinde İnternet’i hiç kullanmamış 5 milyar insan olduğunu vurgulamak için paylaştım.

Yakın bir gelecekte bu insanların ciddi bir kısmının daha sanal dünyaya dahil olacaklarını düşünürsek, çok büyük fırsatların ve risklerin bizleri beklediğini söylemek mümkün.

Örneğin sanal dünyadaki tüketici davranışları, “offline” (gerçek) dünyadan çok farklı. İnsanların birbirleriyle olan iletişimleri, çok farklı dinamiklere, beklentilere ve algılara bağlı olarak şekilleniyor “online” (sanal) dünyada. Kısacası oyunun kurallarının bambaşka olduğu yeni bir dünyanın çok daha kalabalıklaşacağından bahsediyoruz.

Oyunu yeni kurallarıyla oynamaya hazır, ve hatta oyunun kurallarını kökünden değiştirebilecek yetkinlikte oyuncuların  bu dünyanın liderleri ve yol göstericileri olacaklarını tahmin etmek hiç de zor değil.

İşte tam bu noktada, web analitiği devreye giriyor:

Web analitiğini; sanal dünyanın farklı kurallarının, dinamiklerinin, davranışlarının insan ekseninde analiz edilmesini ve bunun akabinde anlamlı sonuçlar çıkarılmasını sağlayan süreçler bütünü olarak düşünebiliriz.

  • Tüketiciler markanızla nasıl etkileşime giriyor
  • Web sitenize gelen ziyaretçiler hangi aşamalarda sitenizi terk ediyor? Peki sonra nerelere gidiyorlar?
  • İnsanlar, vermek istediğiniz mesajı diğerlerine nasıl taşıyorlar?
  • Hangi kanallarda hangi tür iletişime daha açıklar?
Web analitiği; bunlara benzer tüm soruları sanal dünya ekseninde sormak, cevaplar aramak ve hedeflerimize uygun sanal dünya stratejilerini belirlemek için kullanılan araçlar bütünü diğer bir deyişle.

Karşıdakinin davranışını öngörebilen ve buna uygun çözümler üretenler, en iyi gözlemi yapan ve bundan anlam çıkaranlardır.

Bugün İnternet’i kullanan 1.9 milyar insanın, sanal dünyada nasıl davrandıklarını iyi analiz edip anlamlı sonuçlar çıkartırsak, yarın bu dünyaya dahil olacak 5 milyar insanı da hazırlıksız karşılamamış oluruz.

Ve yarının liderleri, yol göstericileri, kazananları; bu sıradışı dünyanın yeni misafirlerini en iyi ağırlayacak olanlardan çıkacaktır.

Reklamlar

Sobe!

19 Oca

Önüm arkam sağım solum, SOBE!

***

Saklanmanın artık sadece saklambaç oyununda mümkün olduğu, sürekli sobelendiğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

Akıllı telefonlar, bilgisayarlar, tabletler…

Neredeyse tüm elektronik eşyalar çevremizle iletişimde kalmamıza imkan tanıyor.

Böyle bir tabloda “ulaşılamaz” olmak denen bir kavramdan söz etmek bile mümkün değil.

Özellikle iş hayatında başarıya giden yolda “ulaşılabilir” olmanın önemi çok fazla.

Hiç kimsenin, kendisine ulaşmak isteyeni bekletmek gibi bir lüksü kalmadı.

Çünkü sizi ulaşılabilir yapan teknoloji, aynı şekilde diğerlerini de ulaşılabilir yaptığından, sizi özel ve tek yapan nedenler azalıyor.

Bu; sadece insanlar için değil, markalar için de geçerli.

Tüketici, bir markaya istediği zamanda, ve istediği sıklıkta ulaşmakta güçlük çekmeye başlayınca daha ulaşılabilir olana yönelmeye başlıyor.

Çünkü “ulaşılabilir” olmak hem bireyler, hem de markalar için çok ama çok önemli bir katma değer konumuna geldi.

Kısacası, ulaşılabilir olmak fark yaretmak için çok önemli bir ön koşul durumunda artık.

***

Bir düşünün:

Saklambaç oyununda ne sıklıkla sobeleniyorsunuz?

Markanızı ve sizi başarıya götürecek yol sobelenmekten geçiyor, unutmayın.

Sayılar ve Yalancılar

24 Ara

“It’s not the figures lying, it’s the liars figuring”

Mark Twain

“Rakamlar yalan söylemez, yalancılar yalan söyler rakamlarla…” demiş Mark Twain.

Aslında gerçek anlamda bir yalandan bahsetmiyoruz. Gerçeği “çarpıtmak” daha uygun bir kelime olabilir. Çünkü doğru olmayan bir şeyi söylemekten çok, doğru olan bir şeyi öyle bir şekilde söylemek ki bu, inanıyoruz… Ya da doğruluğunu sorgulamıyoruz.

Mesela TV’de bir reklam izledik. Diyor ki: “Rakamlar ortada. Gençlerin çoğu bizi tercih ediyor. En ucuza biz konuşturuyoruz…”

Hatta bu iddiayı kanıtlayan birkaç rakam, oran, grafik beliriyor reklamın bir yerinde.

Tabi; ekranın en altında, televizyona yaklaşmadan okunması imkansız, hatta neredeyse arka planla aynı renkte beliren bilgilendirmeleri göremiyoruz. Çünkü bizlere gösterilmek için konmamışlar oraya. Çünkü görürsek anlayacağız ki; bizlere sunulan tüm iddiaların ardında 10 kişilik bir denek grubu ile yapılan çalışmanın verileri yatıyor. Bu 10 kişinin tercihleri, milyonlarca insanlık ülkeye genelleniyor. Çünkü bunu görürsek keyfimiz kaçacak, çünkü rahattık, inanmıştık, sorgulamaya ihtiyacımız yoktu.

Oysa gerçek bambaşkaymış meğer.

***

Pazarlama ve reklam dünyasında, politikada, ekonomide, hemen her alanda birçok örneği var istatistik denen bilimi kendi çıkarlarımız adına en büyük destekçimiz, ortağımız yapmanın.

2011 yılında Türkiye’de genel seçimler olacak mesela.

Bundan önceki seçim öncesi zamanları bir düşünelim. Güzel giden veya yerlerde sürünen ülke ekonomisini anlatan sayılar ve grafiklerle boğuluyorduk. İşsizlik oranı gün içerisinde durmadan değişiyordu. Neye ve kime göre oranlandığı sorusunun ardında politik çıkarlar yatıyordu çünkü.

İşin ilginç tarafı, paylaşılan istatistiksel sonuçların yanlış olmamasıydı. Paylaşılanlar, probleme ve gerçeklere nereden baktığınız ve bunu nasıl sunduğunuz ile ilişkiliydi sadece.

İşte, bunlarla çok daha fazla karşılaşacağız ilerleyen dönemlerde politik dinamiklerden ötürü.

Hayatımızın her alanında da içiçe olmaya devam edeceğiz istatistik oyunlarıyla.

Rakamlarla ne zaman karşılaşırsak aklımıza Mark Twain’in cümlesi gelmeli bence. Hatırlatmalıyız kendimize “rakamların asla yalan söylemeyeceğini, ama yalancıların rakamlarla oynayabileceğini…”

Böylesine bir sorgulayıcı bakış açısını geliştirebilirsek, rakamlar dünyasının ve o dünyanın efendilerinin oyuncakları olmayız hiçbir zaman.

İşte ancak o zaman, istatistikle yalanın birbirinden ayrıldığı o belirsiz çizginin farkına varabiliriz.

İngiliz politikacı Benjamin Disraeli boşuna şöyle dememiş:

“3 çeşit yalan vardır; yalan, kuyruklu yalan ve istatistik.”

 

 

Bina deyip de geçme…

14 Kas

Reklamda yaratıcılığın sınırının olmadığını, boredpanda.com‘dan aldığım durak reklamları örnekleriyle paylaşmıştım bu blogda.

Pazarlama sadece doğru mesajı oluşturmaktan ve bunun kendiliğinden yayılmasını beklemekten ibaret değil tabi ki. Bu mesajın doğru hedefe doğru yöntemlerle iletilmesi çok önemli ve bu iletişimi sağlayacak her türlü mecrayı yaratıcı biçimde kullanabilen markalar dikkat çekip fark yaratıyor.

Bu iletişimde, verilmek istenen mesajın hedef kitleye alışılmadık biçimlerde ulaşması mesajın etkisini artıran bir faktör. Aynı zamanda mesajın kime, hangi şekillerde ulaşması gerektiğini de iyi analiz etmek gerekmekte pazarlamada başarıyı yakalamak için.

Aşağıda paylaştığım yaratıcı “bina reklamları” da marka ile tüketici arasındaki doğru iletişimi başarıyla yansıtan örneklerden:

Sigorta reklamı (ABD)

Endüstriyel temizlik ürünleri reklamı. Ürünün katma değerini çok güzel anlatan bir örnek. (Şili)

Axe'ın ter kokusunu uzun süreli önlediğini anlatan güzel bir çalışma. Özellikle Güney Kore gibi çalışma saatlerinin çok uzun olabildiği ülkeler için reklamın verdiği mesaj daha anlamlı. (Güney Kore)

Mesajı yerinde veren güzel bir sigorta reklamı daha. (ABD)

Vücut geliştirme salonu reklamı. Hem yaratıcı bir çalışma, hem de kullanılan mecra (inşaat) reklamın "maskülenliği"ni çok iyi pekiştiriyor.

Coca Cola'nın her masada yer aldığını anlatan yaratıcı bir reklam.

Evlerdeki doğalgaz güvenliğinin önemi çok sarsıcı olarak anlatılıyor.

Bir mikser reklamı daha yaratıcı olamazdı.

Kaynak: http://www.boredpanda.com/creative-ads-on-buildings/

 

Durak reklamları

21 Eki

Reklamın başarısı tüketicinin ilgisini çekmekle doğru orantılı. İlgi çekmek ise, günümüzün artan marka bombardımanının tüketicinin seçicilik ve dikkat eşiğini yükseltmesiyle gittikçe zorlaşıyor.

Böyle bir ortamda, kendini tüketici yerine koyabilen ve tüketici algısının hangi mesajlara hangi anlarda açık olduğunu kestirebilen pazarlamacılar yaptıklarıyla öne çıkıyor doğal olarak.

Duraklarda geçirdiğimiz zamanı düşünelim mesela. Toplu taşımanın dakik olmadığı Türkiye gibi ülkelerde, tüketicinin ilgisini çekmenin en iyi yollarından biri de yolcuların sıkıntılı “bekleme” anlarını markalarla eğlenceli ve interaktif  iletişim fırsatlarına çevirmek bana kalırsa.

Bu fırsatı başarıyla değerlendiren marka örneklerini aşağıda inceleyebilirsiniz. Örnekler dünyanın farklı yerlerinden. Yaratıcılığın sınırının olmadığını göreceksiniz.

IKEA

IKEA

Balıklarının tazeliğine vurgu yapan restaurant reklamı – Frankfurt
Oturulan yerde ağırlık sensörü var. Sağdaki ekranda kilonuz gözüküyor ve zayıflamak için sizi Fitness First spor merkezine davet ediyor. – Amsterdam
McDonalds’ın bedava kahve kampanyası. Kampanyanın sonuna yaklaşıldığını ve acele etmeniz gerektiğini azalan kahve seviyesinden görebiliyorsunuz. – Kanada
Norveç Havayolları, İskoçya uçak biletlerinde yaptığı kampanyayı geleneksel İskoç eteğiyle birleştirerek merak (!) uyandırıyor. – Stockholm
Apple’ın en hafif bilgisayarı MacBook Air’in reklamı. Durağa yerleştirilen salıncakla, ürünün tüketiciye sunduğu değer çok yaratıcı bir biçimde anlatılmış.
Bu da Türkiye’den Coca Cola’nın “mutluluğa kapak açın” kampanyası. Buz gibi kolanın vereceği serinliği ve mutluluğu durakta yaşamak mümkün.
Hangimiz yeni ürün ambalajlarındaki hava dolu kabarcıkları patlatmayı sevmeyiz ki? Bunu çok iyi bilen Sony, duraktaki panellere baloncuklardan yerleştirerek bekleme anımıza eğlence katmış. Play Station ürününün de hayatınıza eğlence kattığını vurgulamış bir bakıma. – Malezya
Durak boşken ışıklandırma sönüyor. Osram’ın enerji tasarruflu ampullerinin tanıtımı. – Güney Afrika
Alfa Romeo, durağa yerleştirdiği bu panelle arabasını satmak isteyenlere fırsat vermiş. Bu sayede, insanlar belki eski arabalarını yeni bir Alfa Romeo ile değiştirecekler. – Belçika
Dünya kupası maçlarını canlı yayınlayacak bir yerel TV kanalının tanıtımı.
3M’in güvenli kırılmaz camlarının reklamı. Camı kırabilenin, içerideki 3 milyon doların sahibi olacağı iddia ediliyor.
Quiksilver’in duraklara yerleştirdiği gerçek kayak rampası. Otobüs bekleyenlerin eğlenceli dakikalar geçirmesi için. – Danimarka

Kaynak:

http://www.boredpanda.com/cool-and-creative-bus-stop-ads/

Dördüncü Sanayi Devrimi

4 Eki

Modern Kapitalizmi Yaratmak (Creating Modern Capitalism) kitabının yazarı Thomas McCraw‘a göre dünya 3 sanayi devrimi yaşamış:

Birinci sanayi devrimi 1760 – 1840 yıllarında gerçekleşiyor. Kitabın yazarına göre bu dönem, dünya tarihindeki en büyük kırılma noktası. Bu dönemde küçük çaplı girişimler ve aile çiftlikleri yerini, günümüz özelliklerini taşıyan işletmelere bırakmaya başlamış. İşçi kavramının doğuşu bu yıllarda oluyor.

Birinci sanayi devriminde buhar makineleri ve su kuvvetinden yararlanma, üretimin kolaylaşmasını sağlamış. Sermaye bolluğu nedeniyle girişimciler kredi alıp bunu yatırıma dönüştürebilmiş. İş gücü bolluğu ise; tekstil, seramik ve demir sektöründe makine kullanımının artmasını desteklemiş. Bu dönemin önde gelen CEO’larından biri de tanıdık bir isim: Bu blogda sizlere pazarlamanın mucidi olarak tanıttığım Josiah Wedgwood‘dan söz ediyorum.

***

İkinci sanayi devrimi (1849 – 1950) deyince akla gelen isim ise Henry Ford. Bu dönemde fabrikaların verimliliği büyük oranda yükseliyor. Aynı zamanda eğitimli işçi sayısında da artış var. Daha kolay elde edilebilen sermaye ile girişimcilerin yatırımları da artmakta. Elektrik ve seri üretim teknolojileri sayesinde ürün çeşidinin fazlalaştığı bir dönem bu. Üretilen mallar ise, yeni yollar ve kamyonlar sayesinde dünyanın her tarafına olmasa da, bölge geneline kolaylıkla dağıtılabiliyormuş bu dönemde.

***

Üçüncü sanayi devriminin gerçekleşmesinde kitlesel pazarlama kavramının ve zengin müşterilerin rolü büyük. Çalışanların gelir düzeyleri arttığından alım güçleri de artmakta. Çoğu firma kitlelere yönelik üretim yapmaya odaklanıyor. Fabrikalar tüketicilerin gereksinim duyduğu ürünleri değil, arzu ettikleri ürünleri de üretmeye başlıyor bu dönemde. Bilginin ve kendi alanında en iyi olmanın önemi çok artıyor. Jack Welch bu dönemi sembolize eden en önemli isim.

Üçüncü sanayi devriminin en önemli bileşenleri “koordinasyon” ve “iletişim” olarak özetlenebilir. Perakendeciler, tedarikçi firmalar ve müşteriler birbirleriyle etkin olarak iletişim kurabiliyorlar bu dönemde. Şirketler de birbirleriyle sıkı bir koordinasyon içerisinde. Mesela Toyota otomobillerinin parçaları çok farklı firma tarafından üretiliyor. “Outsourcing” kavramının doğduğu ve güçlendiği yıllardan bahsediyoruz. Bu dönemin sonlarına doğru “hizmet sektörü” piyasaya hakim olmaya başlıyor. Burada hizmet sektörünün rolü; insanlar ile üretilen ürünler arasındaki bağlantının kurulmasını sağlamak.

***

Dördüncü sanayi devrimi ise Web’in/internetin, pazarlama anlayışını ve buna bağlı üretim/büyüme dinamiklerini kökünden değiştirmesiyle yaşanmaya başlandı. Üçüncü sanayi devriminde egemen olan kurallar geçerliliğini yitirmekte. Kısacası kitlesel (mass) pazarlamanın yerini alan ve “yeni pazarlama” olarak karşımıza çıkan kavram, organizasyon yapılarında ve çalışma tarzlarında birçok yeniliğin yapılmasını zorunlu kılıyor. Oyunu yeni kurallarıyla oynamaya hazır olmayan birçok organizasyonun da kötü sonla karşılaşmasına şahit olacağımız bir devrin içerisindeyiz.

Yeni pazarlama nedir peki?

Bu sorunun cevabı çok basit değil. Birçok trendi ve yeni kavramı içerisinde barındırıyor. Bu nedenle de cevaplanan her soru bir yenisini doğurabiliyor.

O nedenle konuyla ilgili detayları, pazarlama gurusu Seth Godin‘den öğrenmenizi tavsiye ederim.

Yüzde Bir

1 Eki

Neredeyse her toplulukta insanların yalnızca %1’i sisteme katkıda bulunuyor.

Mesela Wikipedia kullanıcılarının yalnızca %1’i içeriğin geliştirilmesine katkıda bulunuyor.

Blog (günlük) okuyucularının yalnızca %1’i yorumlarıyla katkıda bulunuyor. (Bunu kendi blog’umda test ettim, şaşırtıcı biçimde doğru çıktı)

Benzer şekilde; blog okuyucalarının yalnızca %1’i aynı zamanda blog yazarı.

Radyo programı dinleyicilerinin yalnızca %1’i telefonla bağlanarak programa katkıda bulunuyor.

Benzer oranlar tv programları için de geçerli.

Bu liste böyle uzayıp gidiyor…

Peki, bütün bunların bizler için anlamı ne?

Ne yaparsak yapalım, çevremizle %1’lik azınlık grubun içerisindelermiş gibi etkileşim kurmalıyız. Çünkü;

…mesela, kötü hizmet verdiğiniz bir müşteri büyük bir tüketici kitlesini yönlendirebilecek  bir fikir lideri olabilir ve sizinle yaşadığı olumsuz deneyimi kısa sürede çevresiyle paylaşarak yıllar boyunca oluşturduğunuz şöhreti bir anda altüst edebilir.

…ya da düşüncesizce yaptığınız bir hareket, %1 azınlık içerisindeki biri tarafından tüm dünyaya Youtube ile deşifre edilebilir.

***

Buradaki en büyük problem kimin %1, kimin %99 içerisinde bulunduğunu bilmiyor oluşumuz.

Bu nedenle, ne yapıyorsak yapalım her zaman daha mükemmeline, daha iyisine ulaşmayı hedeflemeliyiz bence.

Yaptığımız işi, değerlerimizi ve geleceğimizi %1 riske etmeye değer mi?

***

%1’in pazarlama dünyası için önemini merak edenler için önereceğim kitap:

Citizen Marketers – Ben McConnell & Jackie Huba