Arşiv | Kitap RSS feed for this section

Vapur olmak…

7 May

Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın.
Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın.
Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün.
Yaşadığınızı düşünün.
Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini…
(Haldun Taner/On İkiye Bir Var)

Hayat bazen öylesine üstümüze gelir ki; kaçmak, uzaklaşmak, toz zerresi olmak isteriz.

Her şeyi unutmak, hatırlamamak, boş bir defter isteriz.

Zamanla akıp gitmek, suyu yarmak, vapur olmak isteriz.

***

Haldun Taner bu isteğimizi öylesine güzel anlatmış ki “On İkiye Bir Var” isimli öyküsünde…

Kendisini ölümünün 25. yılında sevgiyle anıyoruz.

Reklamlar

Yükseklik korkusu

13 Ara

Çok yükseğe çıkamam bende yükseklik korkusu var. Ve kimseyi yarı yolda bırakamam bende “alçaklık korkusu” var .

Oğuz Atay

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz.

Yaşıyoruz, çünkü arzularımız var, gerçekleştirmek istediğimiz hedeflerimiz var.

Ve her geçen gün, amaçlarımıza ulaşmak için bazen ufacık, bazen de kocaman bir yol katediyoruz.

Bu yolda her ne kadar yalnız gözüksek de yalnız değiliz asla… çünkü her insanın yolu başka yollarla kesişiyor zaman zaman.

Yeri geliyor; aynı yoldan ilerliyoruz başkalarıyla, bazense yollar ayrılıyor bir noktadan sonra…

Ve ilerledikçe, yükseliyoruz farkında olmadan.

Ve insanı diğerlerinden ayıran o “eşiğe” geliyoruz bir zaman sonra.

Yükseklik korkusunun anlam bulacağı eşiğe…

Korkmakta da haklıyız…

Çünkü biliyoruz ki; bu çizginin yukarısında “alçaklık korkusu” da kalmayacak.

Bu çizginin yukarısında, sizleri o çizgiye taşıyanların hiç önemi olmayacak.

Bu çizginin yukarısında, buralara nasıl geldim sorusunun cevabı aranmayacak. Çünkü böyle bir soru sorulmayacak.

***

Bugün, Oğuz Atay‘ı 33 yıl önce kaybettiğimiz gün.

Ülkemizin değerli yazarlarından Oğuz Atay’dan yaptığım anlamlı alıntıyla hem kendisini anmak, hem de insanoğlunun en eski sorunlarından birini hatırlatmak istedim : Başarıya ve zafere yaklaştıkça, bulunduğumuz noktalara nasıl ulaştığımızı unutmak, bizleri arzuladığımız noktalara getirenleri yarı yolda bırakmak sorunu.

***

Hepimizde yükseklik korkusu var.

Peki, yükseldikçe “alçaklık korkusu” da duyabiliyor muyuz?

Hiç sordunuz mu bunu kendinize?

Düş İçinde Düş

6 Eki

Fikir Atölyesi‘nden Tunç Kılınç son yazısında “Göründüğümüz Gibi Değiliz İşte!” diyordu. “…farkında olmadan davranışlarımızı etkileyen bilinçdışı ögelerin, içimizde bizden habersiz başka bir kişilik” yaşattığından bahsediyor kendisi. Yazıyı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Gerçekten de zaman zaman, bilinçaltımızda olup bitenlerin yol açtığı dışavurumları anlamakta güçlük çekeriz. Her ne kadar kendimizi keşfetmek için meraktan çıldırsak da “diğer biz”le yüzleşmekten çekiniriz. Daha doğrusu kendimizle “yalnız başımıza” yüzleşmekten çekiniriz.

Bu yalnızlığı genelde edebiyatla, müzikle, şiirle, resimle; kısacası sanatla aşıp  “kendimizin” karşısına çıkarız. Korkarak, ama yalnız olmadığımızı bilerek. Titreyerek, ama merak ederek.

***

Kendimizle yüzleşme maceramızda bize eşlik etmekte en başarılı eserlerin sahibi de Amerikalı büyük hikaye yazarı Edgar Allan Poe olsa gerek.

Poe’nin öykülerinin bizlerde bıraktığı etkiyi şöyle tarif etmiş bir başka öykü yazarı Senem Dere:

“Şimdi, bir gölün kenarında oturduğunuzu, etrafınızı çeviren dünyanın ve yüzünüzün durgun suya yansıyan aksini seyrettiğinizi düşünün. Bir süre sonra içinizde, sudaki kıpırtısız dünyayı dağıtmak, sarsmak, değiştirmek için karşı koyamadığınız bir istek belirmez mi? Doğal olarak suya dokunur ya da göle atmak için bir taş aramaya başlarsınız.
İşte Poe’nun öyküleriyle yaptığı budur. Onun öyküleri göle atılan bir taş gibidir ya da suyu karıştıran becerikli bir el… Önce hayretle, yüzünüzün alışkın olduğunuz çizgilerinin bozulmasına, dağılmasına şahit olursunuz. İyice bakmaya cesaretiniz varsa, size benzeyen ama çoğu zaman görmezden geldiğiniz, hatta ürktüğünüz yine de içinizde bir yerlerde olduğunu hep bildiğiniz kendinizle yüzleşirsiniz bulanık suda. Ardınızdaki dünya da belirsizleşmiş, yıkılmıştır. Tekinsiz, karanlık, kuralsız ve vahşi, başka bir dünyanın kapıları aralanır. Oraya hükmeden Tanrı, olsa olsa Dionysos’tur. Takıntılara, tutkulara, kayıp ruhlara, delice isteklere, öc almalara, kana ve sonsuz aşklara kaldırır kadehini.”

***

Bizi bizle yüzleştiren eserlerin sahibi büyük yazarın ölümünün 161. yıldönümünü yarın yaşayacağız.

Yaşadığımız dünyanın bir düş, ve bizlerin bu düşler diyarında bambaşka düşler görmeyi sürdüren düşkolikler olduğumuzu hatırlattığı için kendisini bu blog’da anmayı görev biliyorum.

En güzel ve anlamlı şiirini (kendisinin çok güzel şiirleri de olduğunu söylemiş miydim?) orjinal ve Türkçe yorumlarıyla aşağıda paylaştım, tadını çıkarınız…

***

A Dream Within A Dream


Take this kiss upon the brow!
And, in parting from you now,
Thus much let me avow:
You are not wrong who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream.

I stand amid the roar
Of a surf-tormented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand--
How few! yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep--while I weep!
O God! can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?
***


Düş İçinde Düş


al kaşının üstüne, bu senin busen!
ve ayrılıyorum şimdi senden,
bırak itiraf edeyim giderken -
günlerimin bir düş olduğunu söylerken
haksız değildin katiyen;
gene de umut uçup gitmişse
bir gecede, ya da bir günde,
bir hayalde, ya da hiç birinde,
fark eder mi bu vesileyle?
bütün gördüğümüz ve göründüğümüz de
düş içinde düştür sadece.

dalgalarla tartaklanan bir sahilde
dururum gürlemenin merkezinde,
ve tutarım elimin içinde
altın kumları zerre zerre –
nasıl azlar! sürünürler gene de
parmaklarımdan derine,
yaşlar varken gözlerimde!
ey tanrı! kavrayamaz mıyım
onları daha sıkı bir kenetlemeyle?
ey tanrı! saklayamaz mıyım
merhametsiz dalgadan birini bile?
bütün gördüğümüz ve göründüğümüz de
düş içinde düş müdür sadece?


Edgar Allan Poe

Dördüncü Sanayi Devrimi

4 Eki

Modern Kapitalizmi Yaratmak (Creating Modern Capitalism) kitabının yazarı Thomas McCraw‘a göre dünya 3 sanayi devrimi yaşamış:

Birinci sanayi devrimi 1760 – 1840 yıllarında gerçekleşiyor. Kitabın yazarına göre bu dönem, dünya tarihindeki en büyük kırılma noktası. Bu dönemde küçük çaplı girişimler ve aile çiftlikleri yerini, günümüz özelliklerini taşıyan işletmelere bırakmaya başlamış. İşçi kavramının doğuşu bu yıllarda oluyor.

Birinci sanayi devriminde buhar makineleri ve su kuvvetinden yararlanma, üretimin kolaylaşmasını sağlamış. Sermaye bolluğu nedeniyle girişimciler kredi alıp bunu yatırıma dönüştürebilmiş. İş gücü bolluğu ise; tekstil, seramik ve demir sektöründe makine kullanımının artmasını desteklemiş. Bu dönemin önde gelen CEO’larından biri de tanıdık bir isim: Bu blogda sizlere pazarlamanın mucidi olarak tanıttığım Josiah Wedgwood‘dan söz ediyorum.

***

İkinci sanayi devrimi (1849 – 1950) deyince akla gelen isim ise Henry Ford. Bu dönemde fabrikaların verimliliği büyük oranda yükseliyor. Aynı zamanda eğitimli işçi sayısında da artış var. Daha kolay elde edilebilen sermaye ile girişimcilerin yatırımları da artmakta. Elektrik ve seri üretim teknolojileri sayesinde ürün çeşidinin fazlalaştığı bir dönem bu. Üretilen mallar ise, yeni yollar ve kamyonlar sayesinde dünyanın her tarafına olmasa da, bölge geneline kolaylıkla dağıtılabiliyormuş bu dönemde.

***

Üçüncü sanayi devriminin gerçekleşmesinde kitlesel pazarlama kavramının ve zengin müşterilerin rolü büyük. Çalışanların gelir düzeyleri arttığından alım güçleri de artmakta. Çoğu firma kitlelere yönelik üretim yapmaya odaklanıyor. Fabrikalar tüketicilerin gereksinim duyduğu ürünleri değil, arzu ettikleri ürünleri de üretmeye başlıyor bu dönemde. Bilginin ve kendi alanında en iyi olmanın önemi çok artıyor. Jack Welch bu dönemi sembolize eden en önemli isim.

Üçüncü sanayi devriminin en önemli bileşenleri “koordinasyon” ve “iletişim” olarak özetlenebilir. Perakendeciler, tedarikçi firmalar ve müşteriler birbirleriyle etkin olarak iletişim kurabiliyorlar bu dönemde. Şirketler de birbirleriyle sıkı bir koordinasyon içerisinde. Mesela Toyota otomobillerinin parçaları çok farklı firma tarafından üretiliyor. “Outsourcing” kavramının doğduğu ve güçlendiği yıllardan bahsediyoruz. Bu dönemin sonlarına doğru “hizmet sektörü” piyasaya hakim olmaya başlıyor. Burada hizmet sektörünün rolü; insanlar ile üretilen ürünler arasındaki bağlantının kurulmasını sağlamak.

***

Dördüncü sanayi devrimi ise Web’in/internetin, pazarlama anlayışını ve buna bağlı üretim/büyüme dinamiklerini kökünden değiştirmesiyle yaşanmaya başlandı. Üçüncü sanayi devriminde egemen olan kurallar geçerliliğini yitirmekte. Kısacası kitlesel (mass) pazarlamanın yerini alan ve “yeni pazarlama” olarak karşımıza çıkan kavram, organizasyon yapılarında ve çalışma tarzlarında birçok yeniliğin yapılmasını zorunlu kılıyor. Oyunu yeni kurallarıyla oynamaya hazır olmayan birçok organizasyonun da kötü sonla karşılaşmasına şahit olacağımız bir devrin içerisindeyiz.

Yeni pazarlama nedir peki?

Bu sorunun cevabı çok basit değil. Birçok trendi ve yeni kavramı içerisinde barındırıyor. Bu nedenle de cevaplanan her soru bir yenisini doğurabiliyor.

O nedenle konuyla ilgili detayları, pazarlama gurusu Seth Godin‘den öğrenmenizi tavsiye ederim.

Basitin Çekiciliği

28 Eyl

Böyle bir konu nereden aklıma geldi?

Marketten yarım litrelik ufak sulardan alırken özellikle ince kapaklı olanları tercih etmeye başladığımı farkettim. Bu ince kapakların özelliği, elinizi kapaktan kaldırmadan açılabilmesi. Yani suyu açmak için kapağı 2 tur çevirmek zorunda kalmıyorsunuz.

Çok ufak ve basit bir ayrıntı gibi görünüyor. Ancak insanların marka tercihlerini kökünden değiştirebilecek kadar kuvvetli bir yenilik/inovasyon bu.

Düşünün, koşu bandının üzerindesiniz ve koşarken açmaya çalıştığınız şişenin kapağını 1 tur az döndürerek açmanın sizi 2 saniyelik sıkıntıdan kurtardığını farkettiniz. (Su şişesini koşarken açmaya çalışırken dengesini kaybedenleri görmediniz mi?) Sadece bu 2 saniyelik “değer” bile marka tercihinizi derinden etkileyecektir.

Veya arabadayken suyu açmak için ellerinizi 2 saniye daha fazla direksiyondan çekmenin yol açabileceği kötü sonuçları düşünün.

Basit bir fikrin ve kazandırdığı 2 saniyenin çekiciliği bütün pazar dinamiklerini etkileyebiliyor.

***

“Basitin çekiciliği” her sektör için çok önemli bir değer. Çünkü tüketiciler, en düşük eforla ve en kısa sürede tatmine ulaşmak istiyor. Gereksiz zaman kaybına yol açabilecek ve kafa karıştırıcı her türlü ayrıntıdan kaçma eğilimindeler.

Mesela satış rekorları kıran iPhone’un çekiciliğinin arkasında basit kullanımı ve dizaynı yatıyor.

Televizyon satışlarında kumandanın tüketici tercihinde çok önemli olduğunu biliyor muydunuz? Karmaşık olmayan ve sadece temel işlevleri yerine getirebilecek (açma/kapama, sesi ayarlama ve kanal değiştirme) kumandalı televizyonlar çok daha fazla tercih ediliyor.

Kaçımız bir restauranta gittiğimizde binlerce çeşit yemeğin olduğu koca menüyü görüp de garsona sizin öneriniz hangisidir diye sormadık? Biliyoruz ki alacağımız cevap hayatımızı çok basitleştirecek, lezzete ulaşma süremizi kısaltacak. Bütün bunların farkındayız.

***

Her geçen gün çok daha fazla karmaşıklaşan dünyamızda “basiti aramak” kaostan bir kaçış yöntemi.

Belirsizlik, karışıklık ve soru işaretleri tedirginliğimizi, korkularımızı artırmakta. Bilinmeyenden uzaklaşıp bir tanıdık aramak isteriz her zaman.

İşte bunun farkında olanlar için tüketici dünyasında o kadar çok fırsat var ki…

Yeter ki gözlerimiz açık olsun.

***

Bu konuyla ilgilenenler için tek bir kitap öneririm:


Az Aslında Çoktur” (The Power of Less) – Leo Babauta

Kabahatin çoğu…

12 Eyl

Bir şiir:

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

NAZIM HİKMET RAN

Pazarlamayı İcat Eden Adam

10 Eyl

Pazarlamanın mucidi Charles Darwin’in büyükbabası Josiah Wedgwood‘du.

Wedgwood 1730 yılında doğdu. O yıllarda bir İngiliz vatandaşının bir kez bile dışarı çıkmadan bütün ömrünü köyünde geçirmesi hiç de yadırganacak bir durum değildi. Ortalama yaşam süresi yalnızca 33 yıldı. Bugün olmazsa olmaz dediğimiz merkesi ısıtma, gıda pazarı, doktor, temiz giysiler ve otomobil gibi şeylerin o dönemde adı bile yoktu.

Ailesindeki ve köyündeki pek çok kişi gibi Wedgwood da bir çömlekçinin yanında çıraklığa başladı. Ne var ki aldığı bazı kararlar, Wedgwood’u dönemin en başarılı çömlekçisi yaptı.

Öncelikle işini büyütebileceğinin farkına vardı. İlk sanayi devriminin en önemli bileşeniydi bu düşünce. Bir ticarethaneyi işletmek bir usta, birkaç kalfa ve çıraklardan ibaret olmamalıydı. Böyle bir adımı atmanın o dönemde ne kadar zor olduğunu düşünebiliyor musunuz?

İkinci olarak, büyümek için yaptığı işi, sırf iş olsun diye yapmamayı kendine ilke edindi. Kusurlu ürünleri bastonuyla ezerek imha ettiğini herkes bilirdi. “Bu, Josiah Wedgwood’un şanına yakışmaz” derdi. Sonuçta ürettiği şeyin işe yarar bir nesneden daha fazlası olduğunu gördü. 1730’lu yıllarda insanların yemeklerini hala içine bayat ekmek bastırılmış derin kaselerden yediğini unutmayın. Seramik tabak lüks sayılırdı. Bu yüzden sadece biraz yamuk oldu diye seramik bir tabağı ezip parçalamak delilik olurdu.

Wedgwood ticaret hayatında tescilli bir markaya sahip olan belki de ilk kişidir. Başka herhangi bir çömlekçinin aksine, yaptığı her çömleğin üstüne adını yazdı. İşini markalaştırmak suretiyle örgütsel büyümenin dinamiklerini değiştirdi.

Wedgwood, pazarlamayı daha da ileri taşıdı. Ürettiği şeyleri öncelikle üst tabakadan insanlara satarak cebi yeni para görmüş zenginlere hitap etme fikrini icat etti. Wedgwood, 1771 yılında 2.7 milyon dolarlık bir yatırım yapma riskini göze aldı. Ürettiği toprak kapların örneklerini, hiç sormaya bile gerek duymadan bin varlıklı Alman vatandaşına gönderdi.

İster inanın ister inanmayın, bu bin kişinin yarısından fazlası Wedgwood’a geri döndü ve ondan daha çok toprak kap talebinde bulundu. Wedgwood bundan birkaç yıl önce Kral III. George’un karısı Kraliçe Charlotte’a bir kahvaltı seti takdim etmişti. Kraliçe birkaç yıl sonra Wedgwood’a bir takım çay seti ısmarladı. Wedgwood bunu fırsat bildi ve Queensware adını verdiği seramik ürünlerini üretmeye başladı ve bu ürünleri çok geniş kitlelere pazarlamaya başladı. Wedgwood bunun yanı sıra, Rus İmporatoriçe Katerine için de ısmarlama porselen üretti. Bu işten çok para kazanmadı belki ama asıl kazancı, bu porselenleri Rusya’ya göndermeden önce haftalar boyunca Londra’da sergilemiş olmasıydı. Adından çok söz ettiren bu sergi, geniş kitleleri Londra’daki sergi salonlarına (bir diğer yenilik daha) çekti. Bu salonları ziyaret edenlerin çoğu daha sonra Wedgwood’un müşterisi oldu.

Artan talep üzerine Wedgwood, ilk seri üretim hatlarından birini kurdu. Her eleman üretim sürecinin belli bir bölümünde uzmanlaştı. …Wedgwood, çömlekçilerin yanında çıraklık yaparak yetişenleri işe almamıştır. Bunun yerine hiç eğitim görmemiş elemanları işe almış ve onları bizzat kendisi eğitmiştir. Kendi yolunu kendisi belirlemiştir. Birine bir işi sıfırdan öğretmenin, o işi bilen birine bildiklerini unutturmaktan çok daha kolay olduğunu farketmiştir.

Sonuç olarak Wedgwood’un ürettiği toprak kaplar, İngiltere’nin o bölgesindeki çömlekçilerden dört kat daha fazla satmıştır. Wedgwood öldüğünde 44 milyon dolarlık bir servete sahipti.

***

Seth Godin‘in Meatball Sundea (Köfte Üstü Krem Şanti) isimli kitabından alıntıdır.