Arşiv | Kariyer RSS feed for this section

İş Hayatının Niş Pazarları

14 May

Niş pazar; bir pazarın içinde belli bir konuya odaklanmış pazardır. Ayrıcalıklı bir niş pazar genelde mevcut bir pazarda karşılanamayan talepler üzerine doğar.

9 ay kadar Pfizer‘de çalıştım, 6 aydan uzun bir süredir de Google‘da çalışıyorum.
Yolun başındayım, tecrübe edeceğim daha o kadar çok şey var ki…

Ama şimdiden BÜYÜK HARFLERLE şunu yazdım öğrendiklerim listesine:
İş hayatında karşılanmayan talepleri karşılayan kişi olun!

Bu şu demek:

  1. Başta yaptığınız iş olmak üzere, çevrenizde olup bitenleri çok çok iyi öğrenin.
  2. Kendi yaptıklarınız küçük dünyanız olmasın, yeni ülkeler keşfedin, maceraya atılın, büyük resmi görmek için yanıp tutuşun.
  3. İçinde bulunduğunuz organizasyona ne kadar geniş bir pencereden bakarsanız, o kadar fazla fırsat görürsünüz. Bu fırsatlar, bulunduğunuz organizasyonda henüz karşılanmamış ihtiyaçlardır. Organizasyonunuzun niş pazarlarıdır. Sizin içinse çok değerli fırsatlardır.
  4. Yetkinliğiniz ve ilgi alanınıza göre bir veya birkaç niş alana odaklanın. Kendinizi bu alanlarda geliştirin, eğitin.
  5. Organizasyonunuzdaki niş alanları dolduran, talepleri karşılayan insan olun böylece. Bu sizi değerli, çok değerli kılar.
  6. Ne kadar fazla niş alanı doldurursanız değeriniz o denli artar. Hem kendinizi geliştirirsiniz, hem de içinde bulunduğunuz kuruma değer katarsınız.

Unutmayın, organizasyonlar kendisini geliştiren ve kendisine değer katanları her zaman ödüllendirir.
Ama hepsinden önemlisi, kendinize katacağınız değer ve kişisel gelişiminize yapacağınız katkıdır. Bunun değeri asla ölçülemez.

Reklamlar

Mülakat mevsimi

26 Nis

Mezun olacakların iş görüşmelerine sıklıkla olarak girmeye başladığı ve işe alımların yoğunlaştığı mevsime girdik.

Eminim ki, birçok yeni mezun adayı bir mülakattan diğerine koşuyor ve çalacak telefonları heyecanla bekliyor bugünlerde.

Tüm iş adaylarına önerim, iş görüşmelerinde çok seçici davranmamaları ve olabildiğince fazla iş görüşmesine katılmaları.

Mülakatlara genelde insan kaynaklarından ve şirket yönetiminden çok değerli çalışanlar dahil olur. O nedenle her mülakatta  tecrübeli yöneticilerden öğrenebileceğiniz birçok şey vardır…

Bu insanlardan alacağınız ufacık bir taktik veya olumlu/olumsuz bir geri dönüş parayla satın alamayacağınız kadar değerli bir katkı yapabilir kişisel gelişiminize.

***

Örneğin; pazarlama alanında bir kariyer hedefliyorsanız, zaten finans odaklı pozisyonlara başvurmazsınız. Ancak; çalışmayı düşünmedikleri  şirketlere (şirketin konumundan, veya pozisyonun içeriğinden ötürü…) de başvurmayı tercih etmez adaylar genelde.

Eğer yeterli mülakat tecrübesine sahip olmadığınızı düşünüyorsanız veya ileride ne yapacağınız hakkında kafanızda ufacık bir soru işareti varsa, iş başvurusu skalanızı olabildiğince geniş tutmanızda fayda vardır.

Çok fazla mülakata girmek belki biraz zamanınızı alacaktır, veya fiziksel yorgunluğa sebep olabilir; fakat, gireceğiniz her mülakatın sizlere kattıklarının yanında bunlar çok önemsiz kalacaktır.

Toparlamak gerekirse:

Çalan her telefonu cevaplayın ve imkanınız dahilinde her mülakata katılın.

Eğer bazı şirketler veya pozisyonlar hakkında soru işaretleriniz varsa, bu şirketlere ve pozisyonlara da mutlaka başvurun.

Çünkü mülakatlar aynı zamanda kişisel gelişim eğitimleri gibidir.

Bilmediğiniz ve sonra “hayret” diyeceğiniz birçok şeyi öğrenebileceğiniz seanslardır.

O yüzden ilgi alanınızdaki tüm şirketleri ve bu şirketlerin değerli yöneticilerini bol bol sömürün.

Zaten onlar da sömürülmekten zevk alan, bilgi birikimlerini gençlerle paylaşmaktan keyif duyan insanlar olacaktır.

Hatalarla yaşamak

19 Şub

Hata yapmak insan doğasının bir parçası.

Yaşınız, işiniz, tecrübeniz, eğitiminiz ne olursa olsun hata yapacaksınız bu hayatta.

Çünkü insanın doğasında sürekli öğrenmek vardır.

Yaptığı işe yıllarını vermiş deneyimli bir yönetici veya alanının en iyisi bir uzman bile o kadar çok hata yapar ki…

Nedeni basittir: Yaptığınız işte ne kadar iyi olursanız olun, daha iyi olmak her zaman mümkündür. Bunun yolu da öğrenmekten geçer. Öğrenmenin ve bilginin sınırı ise yoktur.

Ve insanoğlu öğrenmeye devam ettikçe hata yapacaktır, yapmalıdır.

Hata yapmıyorum diyen bir insan, ya öğrenme kanallarını kapamıştır ve hayat ilerlerken kendi zamanını durdurmuştur, ya da yalan söylüyordur.

Başarılıyı başarısızdan ayıran sır hatalarla nasıl yaşadığında gizlidir.

Hatalar öğrenmek içindir.

O yüzden her hata bir fırsattır.

Nasıl kaçan bir fırsatı yeniden yakalamak çok zorsa, gerekli dersi almamaktan dolayı tekrarlanan bir hata da artık fırsat olmaktan çıkar, kocaman bir engele dönüşür kişisel gelişiminizde…

Hata yapmanın sınırı yoktur, ancak aynı hatayı yeniden yapma lüksü de yoktur.

Çünkü; siz o hatayı yeniden yaparken, bir başkası o hatadan gerekli dersi çoktan çıkarmış ve yepyeni hatalar yapmakla, diğer bir deyişle yeni şeyler öğrenmekle meşguldür.

Başarılıyı başarısızdan ayıran en önemli faktör de budur.

Yemek sırası ve hayat

23 Oca

Ne alaka, değil mi?

Yemek sırası ve hayat. İki alakasız kelime, halbuki birbirinin aynısı ikisi de…

***

İş yerinden bir arkadaşımla öğle yemeği sırasında bekliyoruz. Kendin servis yaptığın açık büfe tarzı kafeterya.

Sıra uzun. Ama beklemeye değecek kadar güzel yemekler.

Yavaş yavaş ilerliyoruz…  İleride sıranın U yaptığı köşeyi görebiliyoruz.

İşte tam o anda yanyana geliyoruz, sıranın başındaki ve o an hedefe ulaşmanın sarhoşluğunu yaşayan kişiyle.

Sanki dakikalarca sırada bekleyen kendisi değilmiş edasıyla, yavaştan alarak ve umarsızca tabağına koyuyor yemekleri.

Yanındakiyle konuşuyor, bazı yemekleri iki üç döndürüp, tabağına koyar gibi yapıp geri döküyor.

Bazı yemeklere saniyelerce bakıyor alsam mı almasam mı problemine felsefi bir çözüm ararcasına.

Sonunda nihayet sırayı terkediyor.

Arkadakileri bekletmekten rahatsız olmadan, belki beklettiğinin farkına bile varmadan, zafer sarhoşluğuyla ve aynı sıraya yarın yeni baştan gireceğini belki unutarak…

Şimdi; yemek sırasını hayat yapalım.

Sıradakiler de hayatta karşılaşacağınız insanlar olsun.

Yemek ise ulaşmak istediğiniz hedefleri simgelesin.

Ve filmi başa alalım…

Sıraya girdik, binbir çile çekerek hedefe çok yaklaştık.

Filmin final sahnesindeyiz artık…

Hedefe ulaşınca nasıl davranacağımızı anlatan sahne bu…

Henüz izlememiş olanlar için, filmin sonunu söylemeyeceğim.

Bırakayım da, isteyen istediği gibi tamamlasın kendi filminin sonunu

Sobe!

19 Oca

Önüm arkam sağım solum, SOBE!

***

Saklanmanın artık sadece saklambaç oyununda mümkün olduğu, sürekli sobelendiğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

Akıllı telefonlar, bilgisayarlar, tabletler…

Neredeyse tüm elektronik eşyalar çevremizle iletişimde kalmamıza imkan tanıyor.

Böyle bir tabloda “ulaşılamaz” olmak denen bir kavramdan söz etmek bile mümkün değil.

Özellikle iş hayatında başarıya giden yolda “ulaşılabilir” olmanın önemi çok fazla.

Hiç kimsenin, kendisine ulaşmak isteyeni bekletmek gibi bir lüksü kalmadı.

Çünkü sizi ulaşılabilir yapan teknoloji, aynı şekilde diğerlerini de ulaşılabilir yaptığından, sizi özel ve tek yapan nedenler azalıyor.

Bu; sadece insanlar için değil, markalar için de geçerli.

Tüketici, bir markaya istediği zamanda, ve istediği sıklıkta ulaşmakta güçlük çekmeye başlayınca daha ulaşılabilir olana yönelmeye başlıyor.

Çünkü “ulaşılabilir” olmak hem bireyler, hem de markalar için çok ama çok önemli bir katma değer konumuna geldi.

Kısacası, ulaşılabilir olmak fark yaretmak için çok önemli bir ön koşul durumunda artık.

***

Bir düşünün:

Saklambaç oyununda ne sıklıkla sobeleniyorsunuz?

Markanızı ve sizi başarıya götürecek yol sobelenmekten geçiyor, unutmayın.

İş yaşam dengesi

8 Oca

(Bu satırın aşağısında yer alanlar, konu ile ilgili kendi görüşlerimdir ve benzer, karşıt, aykırı her türlü görüşe saygı duyarım.)

Çok sık karşımıza çıkan bir kavramdır iş yaşam dengesi. Ben de çok duyduğumuz bu kavramın tam olarak ne demek olduğunu Google’a sordum ve bana şu cevabı verdi:

“İş hayatınızla ilişkili dünyanızı; ailenizi, hobilerinizi ve sevdiklerinizi içeren özel hayatınızdan ayırmak ve her birine uygun olan ağırlığı vererek ikisi arasındaki dengeyi sağlamak.”

Bu tanımlamadan çok önemli bir sonuca varıyor insan: Ailemizin, hobilerimizin ve sevdiklerimizin bir bölümü iş hayatımızla ilişkili dünyamız içindeyse ne olacak?

***

Bu blog’da daha önce paylaştığım birçok yazıda hayallerimizin peşinde koşmamız gerektiğinin öneminden, hayatımıza kattığımız ya da katamadığımız renklerden, Pazar sendromunun anlamsızlığından ve daha nicesinden bahsettim.

Her yazımda vermek istediğim temel düşünce şuydu: Sevdiğiniz şeyin peşinden koşun ve o “şey” hayatınız olsun.

***

İş yaşamı da, insan hayatının çok önemli bir bölümünü oluşturduğundan, sevdiğimiz şeyin iş yaşamına dahil olması da kaçınılmazdır. (Hayatımızda bir şeyleri doğru yapıyorsak…)

Bu durumda, iş yaşam dengemiz yok demektir. Çünkü sevdiğimiz şey işimizdir. Sevginin bulaşıcılığı yüzünden de ailemiz, hobilerimiz, ve iş dışındaki her şey bu sevgiden nasibini alır. Diğer bir deyişle, sevgi farklı dünyaları birbiri içinde eritir, bir yapar.

Diyelim ki, teknoloji en büyük ilgi alanınızdır, sevdiğinizdir. Ne mutlu ki size, iş hayatınızda da teknoloji alanında çalışmaktasınızdır. Alaturka bir kavram olan “kağıt üzerindeki iş saatleriniz” sona erdiğinde, iş yaşam dengesi tanımına göre yaşam sınırına girmeniz ve iş dünyası ülkesini terk etmeniz istenir. Ama gerçek böyle midir?

Boş zamanlarınızda teknoloji haberlerini/bloglarını takip etmez misiniz?

Fuarlara, konferanslara, organizasyonlara katılmaz mısınız? Arkadaşlarınızla, eşinizle, dostunuzla beraber konuyla ilgili derin sohbetlere dalmaz mısınız?

İşin en önemlisi, bunlardan keyif almaz mısınız?

***

Veya tamtersi; iş saatleriniz içerisinde yaptıklarınız kişisel gelişiminize katkıda bulunmaz mı?

İş dışındaki yaşantınızda sizi siz yapan şeyler, iş hayatınızın size kattıkları sayesinde oluşmaz mı?

İş yaşantınızda karşınıza çıkanlar, ailenizin, sevdiklerinizin ve hayatınızın birer parçaları olmazlar mı?

***

Bütün bu sorulara “evet” cevabını veriyorsanız; iş yaşam dengesi kavramının, hayatta arzuladığı şeylerin peşinde koşanlar için anlamsızlaştığını anlarsınız.

Çünkü iş yaşamdır, yaşam da iştir.

Eğer yaptıklarınız veya yapacaklarınız, hayallerinizi ve tutkularınızı gerçekleştirmenizi sağlayacak yola aitlerse…

Diğer bir deyişle, hayallerinizin peşinden koşuyorsanız…

 

 

 

Girişimcilik… Ya sonrası?

1 Oca

İsim: Mark Bao

Yaş: 18

Profil: Amerikalı teknoloji girişimcisi

Bazı projeleri: İş hayatına 2006’da (14 yaşında) atıldı.  O günden beri 11’den fazla teknoloji ve web girişimine imza attı. Bazı projeleri Avecora, Genevine, Supportbreeze

Hedefi: Yaptıkları ve yapacaklarıyla dünyayı değiştirip iyileştirmek. Kazandıklarını ve kazanacaklarını kanser araştırmalarına, insan ömrünü uzatma ile ilgili çalışmalara, insani destek projelerine, uzay keşiflerine ve bunlar gibi dünyaya değer katabilecek her türlü oluşum ve çalışmaya yatırmak. (Detayları sitesinde)

Uzun vadeli hayat planı: 30 yaşına kadar 10 milyar dolar kazanmak.

  • Bu paranın yüzde 80’ini (8 milyar dolar) hedefinde belirttiği alanlardaki girişimleri desteklemek için kullanacak.
  • Yüzde 10’unu (1 milyar dolar) kendi kuracağı Mark Bao Vakfı’na ayıracak.
  • Yüzde 5’ini (500 milyon dolar) genç girişimcileri desteklemek için bağışlayacak.
  • Geriye kalan 500 milyon dolar ise kendisinin olacak.

Son projesithreewords.me

Bu sitede, arkadaşlarınız sizinle alakalı 3 kelime yazıyorlar ve yazdıkları anonim olarak yayınlanıyor. Çok basit bir iş fikri, ama şunu iddia ediyorum; yeteri kadar kendini duyurmayı başarırsa, Türkiye’de gençler arasında ciddi anlamda popüler olma potansiyeline sahip bir proje. Bu arada benim de hesabım var. 🙂

Bunları niçin paylaştım?

Hepimizin aklının bir köşesinde kendi işini kurmak vardır. Kendimizi kandırmayalım.

Kendi kendimizin patronu olmak, kendi eserini bebek şevkatiyle büyütüp geliştirmek, başarını görüp göğsünü kabartmak… Kulağa çok hoş geliyor değil mi?

Peki, sizce amaç bu mu olmalı?

Kendi girişimimizi, işletmemizi, projemizi hayata geçirdikten sonra kenara oturup seyretmek mi olmalı hedef?

Kısacası girişimcilik kendi başına bir amaç mıdır sizce?

***

Üstteki örnek; bu soruya 18 yaşındaki bir gencin haykırarak “HAYIR” deyişini anlatıyor.

Kişisel sitesini incelerseniz, projelerini araştırırsanız çok daha gürültülü bir biçimde çınlayan “HAYIR” haykırışını duyarsınız okuduklarınızda.

Bu “çocuk” bağırarak diyor ki; hedefim ne kendi işimi kurup kenara oturmak, ne de kazanacağım parayı bir başıma “yemek”.

Birikimlerimin neredeyse tamamını dünyayı daha güzel bir yere çevirmek için harcayacağım, bunun için de gerekiyorsa daha fazla iş kuracağım, daha fazla para kazanacağım, daha fazla çalışacağım…

***

18 yaşında bir çocuk belki de girişimcilik aşkıyla yanıp tutuşan birçok kişiye çok önemli bir şeyi hatırlatıyor.

Niçin girişimciyiz? Başarırsak ne yapacağız?

…Ya sonrası?