Arşiv | Ekonomi RSS feed for this section

En Pahalı Şehirler

15 Oca

Mercer‘in, geride bıraktığımız 2010 yılı için hazırladığı dünyanın en pahalı 10 şehri araştırmasını baz alarak dizayn edilen hoş bir infografiği aşağıda paylaşıyorum.

Araştırmanın sonuçlarından ilginç detaylar şöyle:

  • Dünyanın en pahalı şehri Angola’da: Luanda
  • En pahalı 10 şehir arasında Amerika’dan hiçbir şehir yer almıyor.
  • İlk 10’da, Japonya’dan ve İsviçre’den 2’şer şehir bulunmakta.
  • En pahalı 4. şehir olan Moskova’da bir fincan kahve 8$ (13 TL) civarında.
  • En pahalı 7. şehir Libreville’de (Gabon) veya 3. şehir N’djamena’da (Chad) fast-food menü almak isterseniz en az 26$’ı (40 TL) gözden çıkarmalısınız.
  • 2010 yılının en pahalı şehri Luanda’da (Angola) 1 litre benzin sadece 0.55$ (90 kuruş) civarında. En pahalı 2. şehir Tokyo’da ise bu rakam 2.2 TL’ye kadar çıkabiliyor.
  • En pahalı 2. şehir Tokyo’da 12 milyondan fazla insan yaşamakta.

Kaynak:

http://www.submitinfographics.com/all-infographics/top-10-most-expensive-cities-of-2010-infographic.html

Sayılar ve Yalancılar

24 Ara

“It’s not the figures lying, it’s the liars figuring”

Mark Twain

“Rakamlar yalan söylemez, yalancılar yalan söyler rakamlarla…” demiş Mark Twain.

Aslında gerçek anlamda bir yalandan bahsetmiyoruz. Gerçeği “çarpıtmak” daha uygun bir kelime olabilir. Çünkü doğru olmayan bir şeyi söylemekten çok, doğru olan bir şeyi öyle bir şekilde söylemek ki bu, inanıyoruz… Ya da doğruluğunu sorgulamıyoruz.

Mesela TV’de bir reklam izledik. Diyor ki: “Rakamlar ortada. Gençlerin çoğu bizi tercih ediyor. En ucuza biz konuşturuyoruz…”

Hatta bu iddiayı kanıtlayan birkaç rakam, oran, grafik beliriyor reklamın bir yerinde.

Tabi; ekranın en altında, televizyona yaklaşmadan okunması imkansız, hatta neredeyse arka planla aynı renkte beliren bilgilendirmeleri göremiyoruz. Çünkü bizlere gösterilmek için konmamışlar oraya. Çünkü görürsek anlayacağız ki; bizlere sunulan tüm iddiaların ardında 10 kişilik bir denek grubu ile yapılan çalışmanın verileri yatıyor. Bu 10 kişinin tercihleri, milyonlarca insanlık ülkeye genelleniyor. Çünkü bunu görürsek keyfimiz kaçacak, çünkü rahattık, inanmıştık, sorgulamaya ihtiyacımız yoktu.

Oysa gerçek bambaşkaymış meğer.

***

Pazarlama ve reklam dünyasında, politikada, ekonomide, hemen her alanda birçok örneği var istatistik denen bilimi kendi çıkarlarımız adına en büyük destekçimiz, ortağımız yapmanın.

2011 yılında Türkiye’de genel seçimler olacak mesela.

Bundan önceki seçim öncesi zamanları bir düşünelim. Güzel giden veya yerlerde sürünen ülke ekonomisini anlatan sayılar ve grafiklerle boğuluyorduk. İşsizlik oranı gün içerisinde durmadan değişiyordu. Neye ve kime göre oranlandığı sorusunun ardında politik çıkarlar yatıyordu çünkü.

İşin ilginç tarafı, paylaşılan istatistiksel sonuçların yanlış olmamasıydı. Paylaşılanlar, probleme ve gerçeklere nereden baktığınız ve bunu nasıl sunduğunuz ile ilişkiliydi sadece.

İşte, bunlarla çok daha fazla karşılaşacağız ilerleyen dönemlerde politik dinamiklerden ötürü.

Hayatımızın her alanında da içiçe olmaya devam edeceğiz istatistik oyunlarıyla.

Rakamlarla ne zaman karşılaşırsak aklımıza Mark Twain’in cümlesi gelmeli bence. Hatırlatmalıyız kendimize “rakamların asla yalan söylemeyeceğini, ama yalancıların rakamlarla oynayabileceğini…”

Böylesine bir sorgulayıcı bakış açısını geliştirebilirsek, rakamlar dünyasının ve o dünyanın efendilerinin oyuncakları olmayız hiçbir zaman.

İşte ancak o zaman, istatistikle yalanın birbirinden ayrıldığı o belirsiz çizginin farkına varabiliriz.

İngiliz politikacı Benjamin Disraeli boşuna şöyle dememiş:

“3 çeşit yalan vardır; yalan, kuyruklu yalan ve istatistik.”

 

 

Mezuniyetin düşündürdükleri…

16 Ara

Dün Londra’daydım 1 günlüğüne. Diploma törenimiz vardı ve LSE’den yüksek lisans diplomamı alarak resmi olarak mezun oldum böylece.

Yüksek lisans programlarından mezun olan çok sayıda öğrenci vardı törenlerde. Kimisi kariyerine yeni başlayacak, kimisi yüksek lisans arası verdiği kariyerini sürdürecek, kimisi de iş aramaya devam edecek olan yüzlerce mezun.

Ne olursa olsun, LSE yüksek lisansından sonra herkesin hayatında değişik bir sayfa açılacak. Çünkü her türlü eğitim sürecinin ardından insanın hayata ve olaylara bakışı da doğal olarak az ya da çok değişiyor.

Mezuniyet törenlerinde çok güzel bir yazıyla karşılaştım LSE duvarlarından birinde. Diyor ki;

“LSE mezunları arasında 42 devlet başkanı, 17 Nobel ödülü sahibi ve en az 2 terörist var. Burada sayamayacağımız kadar mezunumuz da dünyanın yönünü değiştirdi başardıklarıyla. …Bu yüzden mezun olmadan önce kendine bir sor – gerçekten bir muhasebeciye daha ihtiyacımız var mı?”

***

Son cümle çok anlamlı değil mi?

Gerçekten kendimizi ihtiyaç olan alanlarda geliştirmeye özen gösteriyor muyuz? Yoksa adayın ve rekabetin çok fazla olduğu, yetenek ve eleman ihtiyacının da en az olduğu alanlara mı yöneliyoruz inatla?

Kaçımız mezun olmadan önce içinde bulunduğumuz ülkenin dinamiklerini analiz ediyoruz?

Kaçımız iş piyasasını, yetenekli ve kendini geliştirmiş kişilere ihtiyacın fazla olduğu iş alanlarını, geleceğin mesleklerini ve hayata yön veren/verecek trendleri biliyoruz, araştırıyoruz hayatımıza yön vermeden önce?

LSE, işte bu duruma sitem ediyor son cümlesinde. Diyor ki; ülkesine ve dünyaya farklı katkılarda bulunacak, bugüne kadar dokunulmamış alanlarda söz sahibi olacak, dünyanın yönünü değiştirebilecek mezunlar istiyorum. Varolanı takip edecek, yapılanı tekrarlayacak, Amerika’yı baştan keşfedecek mezunlar değil…

Tüm yeni mezunlara ve mezun olacaklara sesleniyorum ben de.

Siz neyi değiştireceksiniz?

Dördüncü Sanayi Devrimi

4 Eki

Modern Kapitalizmi Yaratmak (Creating Modern Capitalism) kitabının yazarı Thomas McCraw‘a göre dünya 3 sanayi devrimi yaşamış:

Birinci sanayi devrimi 1760 – 1840 yıllarında gerçekleşiyor. Kitabın yazarına göre bu dönem, dünya tarihindeki en büyük kırılma noktası. Bu dönemde küçük çaplı girişimler ve aile çiftlikleri yerini, günümüz özelliklerini taşıyan işletmelere bırakmaya başlamış. İşçi kavramının doğuşu bu yıllarda oluyor.

Birinci sanayi devriminde buhar makineleri ve su kuvvetinden yararlanma, üretimin kolaylaşmasını sağlamış. Sermaye bolluğu nedeniyle girişimciler kredi alıp bunu yatırıma dönüştürebilmiş. İş gücü bolluğu ise; tekstil, seramik ve demir sektöründe makine kullanımının artmasını desteklemiş. Bu dönemin önde gelen CEO’larından biri de tanıdık bir isim: Bu blogda sizlere pazarlamanın mucidi olarak tanıttığım Josiah Wedgwood‘dan söz ediyorum.

***

İkinci sanayi devrimi (1849 – 1950) deyince akla gelen isim ise Henry Ford. Bu dönemde fabrikaların verimliliği büyük oranda yükseliyor. Aynı zamanda eğitimli işçi sayısında da artış var. Daha kolay elde edilebilen sermaye ile girişimcilerin yatırımları da artmakta. Elektrik ve seri üretim teknolojileri sayesinde ürün çeşidinin fazlalaştığı bir dönem bu. Üretilen mallar ise, yeni yollar ve kamyonlar sayesinde dünyanın her tarafına olmasa da, bölge geneline kolaylıkla dağıtılabiliyormuş bu dönemde.

***

Üçüncü sanayi devriminin gerçekleşmesinde kitlesel pazarlama kavramının ve zengin müşterilerin rolü büyük. Çalışanların gelir düzeyleri arttığından alım güçleri de artmakta. Çoğu firma kitlelere yönelik üretim yapmaya odaklanıyor. Fabrikalar tüketicilerin gereksinim duyduğu ürünleri değil, arzu ettikleri ürünleri de üretmeye başlıyor bu dönemde. Bilginin ve kendi alanında en iyi olmanın önemi çok artıyor. Jack Welch bu dönemi sembolize eden en önemli isim.

Üçüncü sanayi devriminin en önemli bileşenleri “koordinasyon” ve “iletişim” olarak özetlenebilir. Perakendeciler, tedarikçi firmalar ve müşteriler birbirleriyle etkin olarak iletişim kurabiliyorlar bu dönemde. Şirketler de birbirleriyle sıkı bir koordinasyon içerisinde. Mesela Toyota otomobillerinin parçaları çok farklı firma tarafından üretiliyor. “Outsourcing” kavramının doğduğu ve güçlendiği yıllardan bahsediyoruz. Bu dönemin sonlarına doğru “hizmet sektörü” piyasaya hakim olmaya başlıyor. Burada hizmet sektörünün rolü; insanlar ile üretilen ürünler arasındaki bağlantının kurulmasını sağlamak.

***

Dördüncü sanayi devrimi ise Web’in/internetin, pazarlama anlayışını ve buna bağlı üretim/büyüme dinamiklerini kökünden değiştirmesiyle yaşanmaya başlandı. Üçüncü sanayi devriminde egemen olan kurallar geçerliliğini yitirmekte. Kısacası kitlesel (mass) pazarlamanın yerini alan ve “yeni pazarlama” olarak karşımıza çıkan kavram, organizasyon yapılarında ve çalışma tarzlarında birçok yeniliğin yapılmasını zorunlu kılıyor. Oyunu yeni kurallarıyla oynamaya hazır olmayan birçok organizasyonun da kötü sonla karşılaşmasına şahit olacağımız bir devrin içerisindeyiz.

Yeni pazarlama nedir peki?

Bu sorunun cevabı çok basit değil. Birçok trendi ve yeni kavramı içerisinde barındırıyor. Bu nedenle de cevaplanan her soru bir yenisini doğurabiliyor.

O nedenle konuyla ilgili detayları, pazarlama gurusu Seth Godin‘den öğrenmenizi tavsiye ederim.

Uçak Bileti Fiyatları

26 Eyl

Aynı iki şehir arasında hizmet veren farklı havayollarının bilet fiyatları arasındaki büyük fiyat farkı nedendir diye sorarız hep. Bu sorunun cevabı nispeten basit gözükür. Hizmet kalitesi farkı bilet fiyatlarının en büyük belirleyicisidir diye düşünürüz..

Aynı sürede ve mesafede uçan, fakat farklı güzergahlarda hizmet veren uçaklar arasındaki fiyat farkının nedeni nedir peki? Burada fiyatı belirleyen değişkenler çok daha fazla ve bu soruya vereceğimiz cevap çok da basit değildir.

Uçak bileti fiyatını belirleyen başlıca değişkenler şunlar: Hattaki rekabet, hattı kullanan yolcu profili, rota ve operasonel masraflar.

Rekabete baktığımızda, aynı hatta ucuz havayolu şirketlerinin faaliyet gösterip göstermediği çok önemli. Eğer bir hatta ucuz havayolu şirketi faaliyet gösteriyorsa, aynı hatta çalışan çoğu havayolu şirketi de rekabet edebilmek amacıyla ucuz bilet politikası uygulamak durumunda.

Eğer bir hatta ucuz havayolları faaliyet göstermiyorsa, uçak şirketleri bilet fiyatlamasında bambaşka yöntemler izleyebiliyor.

Mesela böyle bir durumda, hattı kullanan müşteri profili fiyatlandırmayı belirliyor. Mesela iş adamlarını sıklıkla kullandığı bir hatta, havayolu şirketleri hizmet kalitesini ve fiyatları yüksek tutuyor.

American Airlines’in eski yöneticisi Rob Britton bu durumu şöyle özetliyor: “Uçmak, Coca-Cola almaya benzer. Kolaya ne kadar para vereceğiniz ise aldığınız yere göre değişir. Bakkaldan aldığınız kolayla sinemada aldığınız kolanın fiyatı tabi ki aynı değildir.”

Genel olarak kısa mesafelerde harcanan yakıt ve hizmet ücreti düşük olmasına rağmen bilet fiyatları aynı oranda düşük olmuyor. Çünkü havayolu şirketlerinin masraf kalemlerinde; terminal kiraları, iniş ücretleri (landing fees), uçak filosu satın alma ve kiralama ücretleri de yer almakta aynı zamanda. Bunlar da sabit masraf olduğundan kısa mesafede azalmaları söz konusu değil.

***

Özetle; uçuş fiyatlamasında mesafe ve havada kalma süresi önemli olsa da bilet fiyatını tek başına belirleyen faktörler değiller. Havayolu şirketleri pazar dinamiklerine göre fiyatlandırma politikalarını belirliyorlar. Fiyatlandırma politikalarını belirleyen faktörler o kadar karışık ve şirketler için o denli önemli ki, US Airways gibi birçok firma, fiyatlandırma yöntemlerini “stratejik nedenlerden” ötürü gizli tutuyor.

Uçak biletleri arasında bize mantıksız görünebilen fiyat farkları, aslında birçok havayolu şirketinin uzun vadedeki başarısını veya başarısızlığını belirleyen “fiyatlandırma” stratejisinin sonuçları sadece, ve kendi içerisinde tutarlı birçok algoritmaya bağlı.

Yararlanılan kaynak:

The Wall Street Journal

Politik ekonomi

18 Tem

Özellikle hızlı tüketim malları üreten firmaların çoğunda satış ve pazarlama şüphesiz ön plandaki departmanlar oluyor. Bu durumda finans alanı daha arka plana atılmış izlenimi verebiliyor. Ancak gerek bu tip firmalar olsun, gerekse diğer iş çevreleri ve hükümet alanında finansal konular politik çevreyi belirleyici oluyor.

20. yüzyılda kapitalizmin hakim bir ideoloji olarak dünya ülkelerinde kendine yer edinmesiyle beraber finansal krizler de dönemsel olarak kendini tekrarlayan kaçınılmaz sonuçlara dönüştü. Bunların takibinde de birçok ülkedeki yerel hükümetler devrildi. İkinci Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik yükü ülkeleri işbirliği alanları kurmaya mecbur bıraktı. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler (eski adıyla Milletler Cemiyeti) ülkeleri bir araya getirme işlevini gerçekleştirdi.

Türkiye gibi gelişen ülkelerde yoksulluğun fazla olması halkın hükümetlerden en büyük beklentisinin ekonomik atılımlar olmasını zorunlu kıldı. Günümüzde muhalefet partilerinin işsizlik konusu üzerinden iktidara muhalefet etmesinin en büyük sebebi de budur.

Mikro ekonomi anlamında şirketlerin kendi finansallarını en doğru ve tutarlı bir biçimde yansıtması tıpkı domino taşı etkisi gibi ülkelerin kendi ekonomik yükselişleri için en büyük zorunluluklardan biri olmakta. Geçtiğimiz yıllarda eski enerji devi Enron skandalının patlak vermesiyle, ekonomik anlamda şirketlerin denetlenmesinin ve finansallarının doğru olmasının ne kadar hayati olduğu kanıtlandı.

Gerek politik olaylara doğru bir açıdan bakmak, gerek doğru ekonomik politikalar üretebilmek, gerekse firmaların (özellikle bankacılık sektörünün) sağlam bir yapıya bürünmesi için bu kesimlerde çalışan insanların ekonomi bilgisi gelecekteki en büyük meziyetlerden biri olacaktır şüphesiz.

Zamanında “ekonomi makinesi” adı altında kurallar ve formüller silsilesi ile halklar ve hükümetler tek bir ekonomik yön olduğuna inandırıldı. Ancak, krizlerin de bize anlattığına göre, böyle bir kuralın asla var olmadığı aşikardır. Bu durumda yapılması gereken de sağlam bir altyapıyla sıkı bir işbirliğini yürütebilmek, üretilen tutarlı ekonomik politikaların tam anlamıyla uygulanmasını sağlayabilmektir.

Vuvuzelayı yasaklamak

29 Haz

2009 yılında futbol sponsorluk anlaşmaları.. 29 milyar dolar

2009 yılı dünya futbol endüstrisinin değeri.. 114 milyar dolar. Başka bir deyişle 129 ülkenin milli gelirinden daha yüksek..

Güney Afrika’nın 2010 Dünya Kupası için yaptığı toplam yatırım miktarı: 1.5 milyar dolar

Brezilya’nın toplam kadro değeri: 450 milyon dolar!

**

Vuvuzela fiyatı: 5 Türk Lirası!

**

Televizyon karşısındaki her bir futbolseverin istisnasız bir şekilde karşı durduğu bu tırmalıyıcı sesin FIFA tarafından yasak getirilmeme gerekçesi de yukarıdaki sayıları alt üst etmeye yetiyor. Başkan Sepp Blatter bu çalgının Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu ve yasaklanamayacağını savunuyor. Bu sebepten futbolcular da dahil milyonlarca kişi bu sesi tam anlamıyla “çekmek” zorunda kalıyor.

Uzun sözün kısası işte endüstrileşen futbol karşımızda. 19. yüzyıldan beri “endüstrileşen” her bir alanın insan ve kültür faktörünü içine almadan tam anlamıyla bu döngüyü tamamlayamadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu açıdan bakınca da vuvuzelanın yasaklanmamasına pek de şaşırmamak gerekiyor.