Arşiv | Aralık, 2010

Pazar sendromu

27 Ara

Pazar’ın Pazartesi’ye kavuşmasının ardından dakikalar geçti sadece.

Ya da kimilerinin Pazar sendromlarının kağıt üzerinde son bulmasının… (Şu an Pazartesi’ye ait çünkü)

İşte “o kimileri” şu anda belki huzursuz bir uykuya daldı, rüyalarında bitmek bilmeyen haftaiçinden kurtulacakları Cuma akşamlarını görmek umuduyla, kimbilir…

İşte “o kimileri” yarın sabah uykularından uyandıklarında geri gitmek isteyen ayaklarına inat işlerinin yolunu tutacaklar. Taa Cuma’ya kadar. Çünkü “o kimileri” için hayat Cuma akşamları başlayacak. Taa Pazar’a kadar.

Ve ne yazık ki, “o kimileri” için yaşam denen kavram, kağıt üzerinde saydıkları hayatın yedide ikisinden ibaret olacak. Haftaiçleri yaşamaktan sayılmadığından.

***

Siz “o birileri”ndenseniz, kusura bakmayın ama, yaşama karşı nankörlük ediyorsunuz!

Yaşam bize o kadar fazla fırsat ve amaç sunuyor ki peşinden koşmak için. Seç, beğen, al diyor sanki!

Siz ne yapıyorsunuz?

Hiçbirini seçmiyorsunuz, ya da yanlış seçimlerde bulunuyorsunuz.

Hayat o kadar cömert ki, seçtiğinizi beğenmeseniz de, yanlış seçmiş olsanız da, geri adım atma fırsatı sunuyor size sonsuz defa.

Yani sonsuz defa pişman olsanız da, başa dönüp doğrusunu seçmeye izin veriyor.

Siz ne yapıyorsunuz?

Daha doğrusu ne yapmıyorsunuz?

Ne yaptığınızı, neyi kovaladığınızı, niçin yaşadığınızı sorgulamadan yaşamaya devam ediyorsunuz.

Pazar sendromu denen şeyi sıradanlaştırıyorsunuz. Haftaiçini yaşamamaya başlıyorsunuz. Hayatınızı o kadar savruk harcamaya başlıyorsunuz ki, hiç dünyaya gelmemiş olanların, ya da gelip de yaşama imkanı bulamayanların hakkını yiyorsunuz bir bakıma.

***

Ne yaparsak yapalım, hayat bize elini hala uzatıyor, uzatacak da her zaman.

Hayatımızın geri kalanını “yaşamamız” için sevdiğiniz şeyi bulun, onu kovalayın diyecek…

“O birileri”… Size sesleniyorum:

Hayatın sesini dinlemenin vakti gelmedi mi?…

İnsan, kendisine “Pazar sendromu” yaşatan ne varsa, o şeyi bir sorgulamalı önce.

Gerekiyorsa kendini, ya da o “şeyi” değiştirmeli. Olmuyorsa “ondan” kurtulmalı. Başka bir “şeyler” aramalı.

Hayata anlam katacak “şeyler”  bulmalı.

Hayatın geri kalanını eksiksiz yaşamayı sağlayacak “şeyler” katmalı hayatına.

İşte o zaman, Pazartesi’nin Cuma’dan, bugünün yarından farkı olmayacak.

Çünkü her gün dolu dolu, severek, isteyerek yaşanmış sayılacak.

Ölmeden önce, “ben yaşadım” diyebilmek için üzerinde düşünmeye değmez mi sizce?…

Sayılar ve Yalancılar

24 Ara

“It’s not the figures lying, it’s the liars figuring”

Mark Twain

“Rakamlar yalan söylemez, yalancılar yalan söyler rakamlarla…” demiş Mark Twain.

Aslında gerçek anlamda bir yalandan bahsetmiyoruz. Gerçeği “çarpıtmak” daha uygun bir kelime olabilir. Çünkü doğru olmayan bir şeyi söylemekten çok, doğru olan bir şeyi öyle bir şekilde söylemek ki bu, inanıyoruz… Ya da doğruluğunu sorgulamıyoruz.

Mesela TV’de bir reklam izledik. Diyor ki: “Rakamlar ortada. Gençlerin çoğu bizi tercih ediyor. En ucuza biz konuşturuyoruz…”

Hatta bu iddiayı kanıtlayan birkaç rakam, oran, grafik beliriyor reklamın bir yerinde.

Tabi; ekranın en altında, televizyona yaklaşmadan okunması imkansız, hatta neredeyse arka planla aynı renkte beliren bilgilendirmeleri göremiyoruz. Çünkü bizlere gösterilmek için konmamışlar oraya. Çünkü görürsek anlayacağız ki; bizlere sunulan tüm iddiaların ardında 10 kişilik bir denek grubu ile yapılan çalışmanın verileri yatıyor. Bu 10 kişinin tercihleri, milyonlarca insanlık ülkeye genelleniyor. Çünkü bunu görürsek keyfimiz kaçacak, çünkü rahattık, inanmıştık, sorgulamaya ihtiyacımız yoktu.

Oysa gerçek bambaşkaymış meğer.

***

Pazarlama ve reklam dünyasında, politikada, ekonomide, hemen her alanda birçok örneği var istatistik denen bilimi kendi çıkarlarımız adına en büyük destekçimiz, ortağımız yapmanın.

2011 yılında Türkiye’de genel seçimler olacak mesela.

Bundan önceki seçim öncesi zamanları bir düşünelim. Güzel giden veya yerlerde sürünen ülke ekonomisini anlatan sayılar ve grafiklerle boğuluyorduk. İşsizlik oranı gün içerisinde durmadan değişiyordu. Neye ve kime göre oranlandığı sorusunun ardında politik çıkarlar yatıyordu çünkü.

İşin ilginç tarafı, paylaşılan istatistiksel sonuçların yanlış olmamasıydı. Paylaşılanlar, probleme ve gerçeklere nereden baktığınız ve bunu nasıl sunduğunuz ile ilişkiliydi sadece.

İşte, bunlarla çok daha fazla karşılaşacağız ilerleyen dönemlerde politik dinamiklerden ötürü.

Hayatımızın her alanında da içiçe olmaya devam edeceğiz istatistik oyunlarıyla.

Rakamlarla ne zaman karşılaşırsak aklımıza Mark Twain’in cümlesi gelmeli bence. Hatırlatmalıyız kendimize “rakamların asla yalan söylemeyeceğini, ama yalancıların rakamlarla oynayabileceğini…”

Böylesine bir sorgulayıcı bakış açısını geliştirebilirsek, rakamlar dünyasının ve o dünyanın efendilerinin oyuncakları olmayız hiçbir zaman.

İşte ancak o zaman, istatistikle yalanın birbirinden ayrıldığı o belirsiz çizginin farkına varabiliriz.

İngiliz politikacı Benjamin Disraeli boşuna şöyle dememiş:

“3 çeşit yalan vardır; yalan, kuyruklu yalan ve istatistik.”

 

 

Koyunlar ve İnsanlar

20 Ara

“Madness is something rare in individuals – but in groups, parties, peoples, ages it is the rule”

Friedrich Nietzsche

Nietzsche diyor ki; bireysel olarak “aptallık” çok nadirdir. Yani birey olarak aptal hareketlerde bulunmayız genelde. Oysa grupça düşündüğümüzde, ya da topluluk halinde hareket ettiğimizde “aptallık” kaçınılmazdır.

Burada Nietzsche’nin bahsettiği aptallık, mantıksız ve akla yatkın olmayan kararlar almak büyük ölçüde.

Diğer bir deyişle Nietzsche, birey toplumu değil de sürü toplumu olmayı eleştiriyor bu cümlesinde. Birey olmak yerine koyun olmayı yeriyor.

Haksız da değil. Birden fazla kişinin ortak olarak aldığı kararları düşünelim mesela. Grup dinamikleri karar sürecine dahil olmaz mı? Ya da daha basit bir örnek vereyim. Çok fazla içinize sinmeyen bir kararı, grupta birkaç kişinin desteklemesi sonucu kabul edebilirsiniz, en azından ilk başta size makul gelmeyen kararı mantıklı bulmaya başlayabilirsiniz. İşte, Nietzsche’nin “aptallık” dediği şeyin başladığı noktadır bu.

Günümüz toplumunda, toplu karar almak ve grup olarak hareket etmek kaçınılmaz. Ama insan, grup içerisindeki bireyselliğini kaybetmemeli asla. Grup dinamikleri denen sürecin önüne bireyselliğini ve mantığını koyabilmeli, gerektiğinde bireysel duruşunu sergileyebilmeli. İşte o zaman koyunlardan oluşan sürü toplumu olmak yerine, bireylerden oluşan yapıcı bir topluluk olabiliriz.

***

Anlattıklarım bir yerlerden tanıdık gelmedi mi?

Mezuniyetin düşündürdükleri…

16 Ara

Dün Londra’daydım 1 günlüğüne. Diploma törenimiz vardı ve LSE’den yüksek lisans diplomamı alarak resmi olarak mezun oldum böylece.

Yüksek lisans programlarından mezun olan çok sayıda öğrenci vardı törenlerde. Kimisi kariyerine yeni başlayacak, kimisi yüksek lisans arası verdiği kariyerini sürdürecek, kimisi de iş aramaya devam edecek olan yüzlerce mezun.

Ne olursa olsun, LSE yüksek lisansından sonra herkesin hayatında değişik bir sayfa açılacak. Çünkü her türlü eğitim sürecinin ardından insanın hayata ve olaylara bakışı da doğal olarak az ya da çok değişiyor.

Mezuniyet törenlerinde çok güzel bir yazıyla karşılaştım LSE duvarlarından birinde. Diyor ki;

“LSE mezunları arasında 42 devlet başkanı, 17 Nobel ödülü sahibi ve en az 2 terörist var. Burada sayamayacağımız kadar mezunumuz da dünyanın yönünü değiştirdi başardıklarıyla. …Bu yüzden mezun olmadan önce kendine bir sor – gerçekten bir muhasebeciye daha ihtiyacımız var mı?”

***

Son cümle çok anlamlı değil mi?

Gerçekten kendimizi ihtiyaç olan alanlarda geliştirmeye özen gösteriyor muyuz? Yoksa adayın ve rekabetin çok fazla olduğu, yetenek ve eleman ihtiyacının da en az olduğu alanlara mı yöneliyoruz inatla?

Kaçımız mezun olmadan önce içinde bulunduğumuz ülkenin dinamiklerini analiz ediyoruz?

Kaçımız iş piyasasını, yetenekli ve kendini geliştirmiş kişilere ihtiyacın fazla olduğu iş alanlarını, geleceğin mesleklerini ve hayata yön veren/verecek trendleri biliyoruz, araştırıyoruz hayatımıza yön vermeden önce?

LSE, işte bu duruma sitem ediyor son cümlesinde. Diyor ki; ülkesine ve dünyaya farklı katkılarda bulunacak, bugüne kadar dokunulmamış alanlarda söz sahibi olacak, dünyanın yönünü değiştirebilecek mezunlar istiyorum. Varolanı takip edecek, yapılanı tekrarlayacak, Amerika’yı baştan keşfedecek mezunlar değil…

Tüm yeni mezunlara ve mezun olacaklara sesleniyorum ben de.

Siz neyi değiştireceksiniz?

Yükseklik korkusu

13 Ara

Çok yükseğe çıkamam bende yükseklik korkusu var. Ve kimseyi yarı yolda bırakamam bende “alçaklık korkusu” var .

Oğuz Atay

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz.

Yaşıyoruz, çünkü arzularımız var, gerçekleştirmek istediğimiz hedeflerimiz var.

Ve her geçen gün, amaçlarımıza ulaşmak için bazen ufacık, bazen de kocaman bir yol katediyoruz.

Bu yolda her ne kadar yalnız gözüksek de yalnız değiliz asla… çünkü her insanın yolu başka yollarla kesişiyor zaman zaman.

Yeri geliyor; aynı yoldan ilerliyoruz başkalarıyla, bazense yollar ayrılıyor bir noktadan sonra…

Ve ilerledikçe, yükseliyoruz farkında olmadan.

Ve insanı diğerlerinden ayıran o “eşiğe” geliyoruz bir zaman sonra.

Yükseklik korkusunun anlam bulacağı eşiğe…

Korkmakta da haklıyız…

Çünkü biliyoruz ki; bu çizginin yukarısında “alçaklık korkusu” da kalmayacak.

Bu çizginin yukarısında, sizleri o çizgiye taşıyanların hiç önemi olmayacak.

Bu çizginin yukarısında, buralara nasıl geldim sorusunun cevabı aranmayacak. Çünkü böyle bir soru sorulmayacak.

***

Bugün, Oğuz Atay‘ı 33 yıl önce kaybettiğimiz gün.

Ülkemizin değerli yazarlarından Oğuz Atay’dan yaptığım anlamlı alıntıyla hem kendisini anmak, hem de insanoğlunun en eski sorunlarından birini hatırlatmak istedim : Başarıya ve zafere yaklaştıkça, bulunduğumuz noktalara nasıl ulaştığımızı unutmak, bizleri arzuladığımız noktalara getirenleri yarı yolda bırakmak sorunu.

***

Hepimizde yükseklik korkusu var.

Peki, yükseldikçe “alçaklık korkusu” da duyabiliyor muyuz?

Hiç sordunuz mu bunu kendinize?

…mısın/misin?

11 Ara

Hayal kırıklığı, muhteşem, zevkten uçan, kaybeden, önemli, girişimci, depresif, anlaşılamayan, yalancı, bilmiş…

Bu sıfatları “…” yerine koyun ve hayatınızın her dönemi için ayrı ayrı cevaplayın.

***

Bunu yapan ve bizler için görselleştiren biri çıkmış.

Hiçbir araştırmaya dayanmadan, sadece kişisel görüşüne dayanarak aşağıdaki grafikleri çizen kişi Jess Bachman. Kendisinin kim olduğu çok da önemli değil.

Ancak çizdiği grafikler büyük oranda gerçeği yansıtıyor, değil mi?

(sırayla…)

Hayal kırıklığı mısın?

Muhteşem misin?

Zevkten uçuyor musun?

Kaybeden misin?

Önemli misin?

Girişimci misin?

Depresyonda mısın?

Anlaşılamayan mısın?

Yalancı mısın?

Bütün cevapları bilen misin?

Kaynak: http://www.coolinfographics.com/

Kaçırdıklarımız…

4 Ara

Büyük beklentilere öylesine odaklanmışız ki, küçük şeylerin önemini unutur olmuşuz…

“Olacaksa en büyüğü, en görkemlisi, en mükemmeli olsun”a öylesine kapılmışız ki, olup biten diğer güzellikleri görmez olmuşuz…

Tek adımda sona ulaşmak, tek bakışla karar vermek, tek cümleyle ikna etmek istemişiz…

Yürümeden koşmayı, zıplamadan uçmayı hayal etmişiz…

***

Bu yüzden de sürekliliği, arada kalanları, kısacası adım adım ilerleyen hayatı kaçırmışız. 

Sadece başa ve sona odaklanırken ortada olanları görmemişiz.

Başlangıca ve bitişe anlam katanın, arada yaşananlar olduğunu farketmemişiz.

İşte bu yüzden yürüyemeden durmuşuz, başaramadan pes etmişiz, başlayamadan bitmişiz.

***

Bu bahsettiğim döngü hiç de yabancı gelmedi, değil mi?

Büyük beklentiler kurmak, büyük amaçları kovalamak yanlış değil.

Tam aksine; büyük hedefler büyük düşünmeye, büyük düşünmek de büyük sonuçlara o denli yaklaşmaya imkan verir.

Burada yanlış olan, büyüğün küçüklerin toplamı olduğunu unutmamız.

İşte bu nedenden dolayı küçük başarıları önemsemeyiz, küçük adımları atılmamış sayarız hep. Oysa bizi büyük hedefe, büyük başarıya ulaştıracak olan küçük adımların toplamı değil midir?

***

Peki böyle bir yazıyı niçin yazmak istedim?

Hatırlarsanız geçende NASA’nın (Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) önemli bir gelişmeyi dünyaya duyuracağından bahsediliyordu.

Dünyada birçok insan da başka gezegenlerdeki hayatın keşfinin, ya da en basitiyle “uzaylı”ların varolduğunun resmi olarak duyurulacağını düşünüyordu.

Ama NASA’nın açıkladığı gelişme, “arsenik seven bir bakteri türünün keşfi“ydi.

Ne oldu peki?

Dünyada birçok insan hayal kırıklığına uğradı, NASA’nın kendileriyle dalga geçtiğini düşünenler bile oldu.

Böylesine basit ama önemli bir keşfin, dünyanın oluşum sürecine ve hayatın işleyişine dair birçok genelgeçer varsayımı değiştirebilecek önemli işaretler barındırdığını kaçırdı çoğu insan. Bu keşfin, başka gezegenlerde yeni hayat formları (ya da basitçe “uzaylı”) arama sürecini yeniden düzenleyeceğini, hangi gezegenlerde nasıl yaşam formları bulabileceğimiz sorusuna yeni cevaplar getirdiğini anlamadı birçok insan.

Çünkü bu basit başarı büyük beklentilere odaklanan bizler için fazlasıyla önemsizdi, arada kaçırdıklarımızdandı…

***

Başarıya, büyük sonuçlara, hedeflere ulaşmamızı sağlayan hayat oyunu başlarda ve sonlarda oynanmıyor maalesef.

Ne yaşanıyorsa ortada yaşanıyor. Ve ortada yaşananlar baştaki ve sondakiler kadar etkileyici ve büyük olmuyor ne yazık ki.

Ama başta ve sonda yaşananların ne olacağını, ne kadar büyüleyici olacağını ortada yaşadıklarımız, yani nispeten küçük şeyler belirliyor.

Unutmayalım!