Arşiv | Ekim, 2010

Dublin: İlk izlenimler…

30 Eki

2 gün önce hayatımda yeni bir sayfa açıldı: Çalışmak için İstanbul’dan Dublin’e taşındım.

Yerleşme telaşı ve ilk günlerin yoğunluğuyla blog’umu ihmal ettim, bir süre daha ihmal edeceğim gibi görünüyor. Kusura bakmasın. 🙂

Fırsat bulmuşken biraz Dublin’den bahsetmek istiyorum.

Dublin diğer Avrupa şehirlerinden çok ama çok farklı. Bunun birkaç nedeni var. En önemli neden, şehrin insanlarının hayata bakışı sanırsam. Çok canayakın, neşeli, konuşkan ve hayat dolu insanlar var bu şehirde. Markete girdiğinizde kasiyer hatırınızı soruyor, ne diyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Vitamin almak için gittiğiniz eczanedeki görevli sanki kendisi için ilaç alıyormuş gibi sizinle ilgileniyor. Kasadaki yaşlı teyze tshirtünüzdeki yazıları merak edip sizinle sohbete başlıyor. Hatta arkadaşımın anlattığına göre yol çalışması yapan işçiler bile yanlarından geçerken “how are you today?” diye soruyorlarmış. Bakalım daha neler görücez.

Dublin’i farklı yapan bir diğer şey ise şehrin kasaba havasını korumuş olması. 1.5 milyondan fazla insanın yaşadığı bir şehirden bahsediyorum, ancak Avrupa’nın en fazla turist çeken 3. şehri olan Dublin (ilk ikisi Londra ve Paris’miş) hala küçücük şirin bir şehir izlenimi bırakıyor sizde sokaklarında yürürken. Alçak evler, kulübeler (cottages), sakin sokaklar…

Dublin aynı zamanda yemyeşil bir şehir. Şehrin ortasından geçen nehir ve su yolları, kocaman parklar, kırmızı kapılı ve bahçeli evler… Şehirde nefes alabileceğiniz o kadar çok yer var ki…

1 hafta kalacağım "guesthouse"

1 sene Londra’da yaşadım, Avrupa’nın ve İngiltere’nin birçok şehrini de sırt çantamla gezdim. Çok güzel, etkileyici yerler gördüm. Ancak şunu anladım ki bir şehri sizin için muhteşem yapan şey size ne anlam ifade ettiği.

İstanbul’u seviyorum, çünkü ailem ve hayatımın çok önemli bir parçası orada.

Londra’yı seviyorum, çünkü bir sürü dostluk kurdum bu şehirde. Birçok arkadaşım orada. Mezun olduğum okul orada. Hocalarım, ders çalıştığım kütüphane orada. Bir sene boyunca kahvesini içtiğim cafe orada.

Dublin’i de sevmeye başlıyorum, seveceğim. Çünkü işim ve yeni hayatım burada olacak. Arkadaşlarım, dostlarım olacak. Evim olacak. Kısacası hayatıma anlam katacak birçok şey burada olacak. Tıpkı İstanbul ve Londra’da olduğu gibi.

***

İlk 2 günün izlenimleri bunlardan ibaret…

 

Reklamlar

Dünya Dilleri

27 Eki

Dünyanın hangi bölgesinde hangi dil ailelerinin konuşulduğunu merak mı ediyorsunuz?

Aşağıdaki görseldeki dünya haritası, konuşulan dil ailelerine göre renklendirilmiş.

Mesela İngilizce, Almanca, Flemenkçe gibi dilleri barındıran Germanic dil ailesinin konuşulduğu bölgeler pembe ile gösterilmiş. İspanyolca, Fransızca, Portekizce, İtalyanca gibi dillerin ait olduğu Romen dil ailesi de koyu mavi ile renklendirilmiş.

Türkçe’yse Turkic dil ailesi içerisinde koyu yeşille haritada görülebilir.

Daha önce de dünyada en çok konuşulan dilleri gösteren bir infografik’i bu blogda paylaşmıştım.

Boğaziçi yokuşundan dersler…

24 Eki

“…
Çocuklar, artık hayata atılacaksınız. Başarılı olmanız için kendinize iyi örnekler seçmeye mecbursunuz. Sizlere teklifim, yokuştan inerken göreceğiniz aşı boyalı bir evin önünde durup düşünmenizdir. Vaktiyle orada sadece kalemi ile istibdada, zulme, cesaretle kafa tutan Tevfik Fikret adlı biri yaşamıştı. Ona benzemeye çalışın. Eğer kendinizde o kudreti bulamıyorsanız, yokuştan biraz daha aşağı inin, solunuzda, Rumelihisarı’nın burçlarını göreceksiniz. O kaleyi, aşağı yukarı sizin yaşınızda bir genç, Fatih Sultan Mehmet yaptırdı ve ülkesine İstanbul’u kazandırdı. Ona benzemeye çalışın. Şayet bunu da göze alamazsanız, daha aşağılara inince bir mezarlığa rastlayacaksınız; içinde dünyanın bütün güzelliklerini şahane bir şekilde dile getirmiş şair Yahya Kemal yatıyor. Onun gibi olmaya bakın. Yok, bunu da yapamam derseniz, yolunuza devam edin, karşınıza deniz gelecek; kendinizi hemen oraya atın.”

Behçet Kemal Çağlar

(bugünkü Boğaziçi Üniversitesi’nin Robert Kolej olduğu zamanlarda, Kolej’i bitiren gençlere yaptığı konuşmadan)

***

Onuncu Yıl Marşı‘nın yazarı, “bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan” şarkısının güftekarı, “İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar” dizesinin sahibi büyük yazar Behçet Kemal Çağlar’ın (1908-1968) ölüm yıl dönümü bugün.

Bu blogda dünyanın ve ülkemizin önemli insanlarını yeri geldiğince anacağız.

Bir insanın değerini “ölünce” değil, yaşarken anlamanın önemini, kıymetini hatırlayabilmek umuduyla…

Durak reklamları

21 Eki

Reklamın başarısı tüketicinin ilgisini çekmekle doğru orantılı. İlgi çekmek ise, günümüzün artan marka bombardımanının tüketicinin seçicilik ve dikkat eşiğini yükseltmesiyle gittikçe zorlaşıyor.

Böyle bir ortamda, kendini tüketici yerine koyabilen ve tüketici algısının hangi mesajlara hangi anlarda açık olduğunu kestirebilen pazarlamacılar yaptıklarıyla öne çıkıyor doğal olarak.

Duraklarda geçirdiğimiz zamanı düşünelim mesela. Toplu taşımanın dakik olmadığı Türkiye gibi ülkelerde, tüketicinin ilgisini çekmenin en iyi yollarından biri de yolcuların sıkıntılı “bekleme” anlarını markalarla eğlenceli ve interaktif  iletişim fırsatlarına çevirmek bana kalırsa.

Bu fırsatı başarıyla değerlendiren marka örneklerini aşağıda inceleyebilirsiniz. Örnekler dünyanın farklı yerlerinden. Yaratıcılığın sınırının olmadığını göreceksiniz.

IKEA

IKEA

Balıklarının tazeliğine vurgu yapan restaurant reklamı – Frankfurt
Oturulan yerde ağırlık sensörü var. Sağdaki ekranda kilonuz gözüküyor ve zayıflamak için sizi Fitness First spor merkezine davet ediyor. – Amsterdam
McDonalds’ın bedava kahve kampanyası. Kampanyanın sonuna yaklaşıldığını ve acele etmeniz gerektiğini azalan kahve seviyesinden görebiliyorsunuz. – Kanada
Norveç Havayolları, İskoçya uçak biletlerinde yaptığı kampanyayı geleneksel İskoç eteğiyle birleştirerek merak (!) uyandırıyor. – Stockholm
Apple’ın en hafif bilgisayarı MacBook Air’in reklamı. Durağa yerleştirilen salıncakla, ürünün tüketiciye sunduğu değer çok yaratıcı bir biçimde anlatılmış.
Bu da Türkiye’den Coca Cola’nın “mutluluğa kapak açın” kampanyası. Buz gibi kolanın vereceği serinliği ve mutluluğu durakta yaşamak mümkün.
Hangimiz yeni ürün ambalajlarındaki hava dolu kabarcıkları patlatmayı sevmeyiz ki? Bunu çok iyi bilen Sony, duraktaki panellere baloncuklardan yerleştirerek bekleme anımıza eğlence katmış. Play Station ürününün de hayatınıza eğlence kattığını vurgulamış bir bakıma. – Malezya
Durak boşken ışıklandırma sönüyor. Osram’ın enerji tasarruflu ampullerinin tanıtımı. – Güney Afrika
Alfa Romeo, durağa yerleştirdiği bu panelle arabasını satmak isteyenlere fırsat vermiş. Bu sayede, insanlar belki eski arabalarını yeni bir Alfa Romeo ile değiştirecekler. – Belçika
Dünya kupası maçlarını canlı yayınlayacak bir yerel TV kanalının tanıtımı.
3M’in güvenli kırılmaz camlarının reklamı. Camı kırabilenin, içerideki 3 milyon doların sahibi olacağı iddia ediliyor.
Quiksilver’in duraklara yerleştirdiği gerçek kayak rampası. Otobüs bekleyenlerin eğlenceli dakikalar geçirmesi için. – Danimarka

Kaynak:

http://www.boredpanda.com/cool-and-creative-bus-stop-ads/

Düşünmeyen adam

19 Eki

Bugün İnteraktif Pazarlama Zirvesi‘ndeydim (IPZ).

Lojistik ve organizasyonel problemler dışında beğendiğimi söyleyebilirim, çok değerli katılımcılar interaktif pazarlama hakkında çok önemli paylaşımlarda bulundular. Ufuk Tarhan (M-GEN Gelecek Planlama Merkezi Kurucusu, Fütürist), Mehmet Nuri Çankaya (Microsoft Türkiye Pazarlama Grup Müdürü), Erkan Tüfekçioğlu (Apple İş Geliştirme Direktörü), Mustafa İçil (Google Türkiye, Orta Doğu ve Afrika Bölge Pazarlama Müdürü) katılımcılardan bazılarıydı.

Ufuk Tarhan, yarının dünyasında teknolojinin oynayacağı rolün önemli olacağına değindi ve yarından çok umutlu olduğunu söyledi. Her ne kadar söylediklerinin büyük çoğunluğuna katılsam da, LSE’de Information Systems and Innovation master’ının aklıma kazıdığı bir gerçeği hatırlattı bu bana: Teknolojik gelişmelerin ve bilgi sistemlerinin “düşünmeyen adam“ın elinde yıkıcı sonuçlara yol açabilmesi gerçeği.

Bu konuda LSE’den hocam Prof. Ian Angell‘ın çok sarsıcı makaleleri var.

Kendisinin internetten indirebileceğiniz son kitabını da daha önce yine bu blog üzerinden paylaşmıştım.

Ian Angell’ın “Internet Kabusuna Hoşgeldiniz” başlıklı makalesinden birkaç çarpıcı noktayı paylaşmak istiyorum:

  • 37 yaşındaki İngiliz Dylan Osborn Facebook’ta profil oluşturuyor ve e-mail listesindeki herkese otomatik olarak arkadaşlık talebinde bulunuyor. Ama unuttuğu bir şey var. Ayrıldığı eski karısıyla mahkeme kararı gereği iletişim kurması yasak. İstemeden de olsa eski karısına yolladığı arkadaşlık daveti nedeniyle 3 gün hapis yatıyor.
  • 2000 yılında Raymond Easton (49) hırsızlık suçundan tutuklanıyor. Tutuklanma nedeni hırsızlık mahalinde bulunan kendisine ait DNA örnekleri. Ama ortada bir sorun var. Hırsızlık günü Raymond, hırsızlık mahalinden 350 km uzakta. Ayrıca kendisi ileri derece Parkinson hastası, hareket etmekte bile güçlük çekiyor. DNA eşleşmesi yapan bilgi sistemlerinin gözardı ettiği (ve sonradan anlaşılan) bir nokta yüzünden haksız yere hapis yatıyor Raymond. Uyanık hırsızlar, hırsızlık mahaline sigara izmaritlerinden rastgele topladıkları DNA örneklerini bırakmış çünkü. Suçlarını örtbas etmek için.
  • Andrew Tyler, 13 yaşındaki Amerikalı bir çocuk, e-Bay’de babasının şifresini kullanarak açık artırmaya katılıyor ve Kanada’nın ilk başbakanına ait 900.000 dolar değerindeki 1860 yapımı antika yatağı satın alıyor. Yalnız unuttuğu bir şey var: Andrew’in haftalığı sadece 15 dolar. Satıcılar ailesiyle konu ile ilgili iletişime geçtiğinde annesi nerdeyse kalp krizi geçiriyormuş.

Bu ve bunun gibi birçok ilginç örnek var teknolojinin ve bilgi sistemlerinin yol açtığı kabusları anlatan.

Ancak bu yazıdan, teknolojinin ve ilerleyen bilgi sistemlerinin “kötü şeyler” olduğu sonucu çıkarılmasın, Ian Angell da buna vurgu yapmıyor zaten.

Üstteki örneklerle vurgulanmak istenen teknolojinin “kötü sonuçlara” da yol açabileceği gerçeği, eğer ki “düşünmeyen adam“ın eline düşerse.

“Düşünmeyen adam”, teknolojinin yol açabileceği sorunları ve kötü sonları gözardı ederek teknolojik gelişmelerin toz pembe dünyasına gülümseyen insandır. Gülümserken düşünmez.

“Düşünen adam” (thinking man/thinking manager) ise, teknolojiden faydalanmadan önce olası yanlış kullanımları ve kötü sonları irdeleyen insandır. Teknolojinin her zaman iyiye, güzele götüreceği rüyasına kapılmaz. Gerçekçidir. Eleştireldir. Soru sorandır. Teknolojinin, yalnız doğru ellerde, doğru şekilde ve doğru zamanda kullanılması sonucunda iyiye ve güzele ulaştıracağını bilen adamdır.

***

Bugün İPZ’deki değerli konuşmacıları dinlerken, aklımın bir köşesinde düşünen ve düşünmeyen adamın hikayeleri sürekli dolaştı durdu.

Düşünen adamın teknolojiye ve bilgiye hükmettiği bir dünya hayal ettim.

Aksini düşünmek bile istemedim.

 

Nostaljiye devam…

17 Eki

(ilk yazının devamı) …

Eskiden ev telefonlarıyla konuşmak vardı. Arkadaşımızı aradığımızda telefona kimin çıkacağını bilemezdik. Ayşe Teyze’nin, Mithat Amca’nın hatırını sormak vardı telefonda, çünkü telefonu onlar açardı genellikle. Ha bir de, uzun uzun, saatlerce telefonla konuşmak yoktu eskiden. Bedava kontör, dakika yoktu çünkü. Çünkü yapmamız gereken ödevler, kompozisyonlar vardı. Çünkü Wikipedia yoktu o zamanlar. “Kopyala yapıştır” denen şeyi sadece resim derslerinde yapardık. Kopya çekerdik, ama bilgi çalmazdık izinsiz bizimmiş gibi… Kopya çekerken bile izin alırdık çünkü. Küçüktük, ama saygı nedir bilirdik.

Pazar akşamları yemekten önce Bizimkiler‘i izlerdik. Kapıcı Cafer’e, yönetici Sabri’ye, tak tak Sedat’a güler, katil Sedat’tan korkardık. “Halil pazarlama” en sevdiğimiz markaydı, çünkü bizdendi, doğaldı. Neyin yapmacık, neyin gerçek olduğunu sezerdik küçükken. Çocuktuk çünkü. 23 Nisan, 29 Ekim veya bayramlar Pazartesi’ye geliyorsa sevinirdik, çünkü yemekten sonra Parliament pazar gecesi sinemasını izlememize izin var demekti bu.

Evet, eskiden izin almak vardı çünkü, kurallara uymak vardı. Annem balkondan bizi yemeğe çağırdığında oyunu bırakmak vardı. Çünkü sofra bekletilmezdi, bilirdik. Terliysek sırtımıza havlu koydururduk, soğuk su içmezdik, yoksa hastalanırdık, bilirdik bunu. Eskiden hastalıktan korkmak vardı yani, saatlerce bilgisayar başında durmak, cep telefonuyla sürekli konuşmak denen şeyler yoktu. Baş ağrısı büyüklerin hastalığıydı, başımız ağrısa ya topa sert vurduğumuzdandı kafamızla ya da fazla güneşte kaldığımızdandı. Geçerdi zaten dinlenince hemencecik.

Zaten küçükken dinçtik, erken kalkardık haftasonu sabahları, çünkü Şirinler, Ninja Kaplumbağalar olurdu televizyonda. Öğlene kadar uyumak denen bir şey yoktu, öğlen yemeği diye bir öğün vardı çünkü. Kahvaltıdan sonra gelirdi. Sıcacıktı, suluydu, yanında somun ekmek olurdu. Sandviç, hamburger yemeği severdik ama bilirdik ki hergün yenmezlerdi. Haftanın en güzel gününe saklardık abur cubur yeme hakkımızı. Çünkü bilirdik her şeyi tadında bırakmanın anlamını, bir şeyi özlemeyi, ona ulaşınca elde edilen mutluluğu.

Eskiden bir de dostluklar vardı. Çocukken kurulan dostluklar, hala devam edenler. Çünkü biz çocukken, dost kelimesinin anlamını öğretmişlerdi bize, önemini, güzelliğini. İspiyonculuk, yalancılık da vardı eskiden, ama çok, çok ayıptı. İspiyoncuları, yalancıları dışlardık çocukça bir tepkiyle, ama kısa bir süre sonra yine aramıza alırdık tüm içtenliğimizle. Çünkü bilirdik ki dostluğun, arkadaşlığın ne demek olduğunu insan yaşayarak öğrenirdi. Bir kere öğrendi mi de, bir daha unutmazdı. Biz küçükken bunu yaşayarak öğrenenlerdendik. Eskiden yaşayarak öğrenmek vardı çünkü. Çünkü eskiden yaşardık hayatı doya doya.

Eskiden…

Nostalji

15 Eki

Bizim çocukluğumuzda televizyon siyah beyazdı, açık hava sinemasına giderdik haftasonları, yediğimiz sebze-meyveler bahçemizdendi… demeyeceğim, çünkü bunların hiçbirisi yoktu ben çocukken. 1985 doğumluyum; ama bu, bizim neslimizin nostalji yapamayacağı anlamına gelmiyor.

Küçükken, çok küçükken, hatta ilkokula bile gitmiyorken evlere su sipariş etme lüksü yoktu. Musluk suları temiz akardı diyebilecek kadar da eskilerden değilim. Babamla haftasonları arabaya boş su şişelerini yükleyip Karakulak denen bir yere giderdik Beykoz’da, orada çeşmeden akan su temiz ve güzeldi çünkü.

Eskiden, mesela, yerli malı haftası kutlanırdı ilkokulda. Özel Parmak Çocuk İlkokuluna giderdim kardeşimle (şimdi bazı “öğretmenlerimiz” rahmetli oldular, Parmak Çocuk da aynı şekilde… Binayı yıktılar ve hastane otoparkı yaptılar.), yerli malı haftası şenlik gibi geçerdi. Serbest kıyafetle okula gitmek büyük olaydı çünkü. Hele bir de herkesin evinden getirdiği “yerli malı” yiyecek-içecekleri arkadaşlarıyla paylaşması vardı, paylaşmanın keyfi diye bir şey vardı o zamanlar.

Eskiden tasolar vardı mesela. İlkokul çıkışı evin altındaki bakkaldan cips almak kural gibiydi, çünkü içinden taso çıkardı. Süperinden, megasından, hatta “televizyonlu” taso bile çıkardı şanslıysak. En değerli tasosu olanların havası başkaydı çünkü sınıfta.

Bir de kağıttan top yapmak vardı. Boş kağıtları buruşturup etrafını selabantla birkaç tur sardık mı meşin toptan güzel olurdu. Sıra altlarını kale yapardık. Haa, bir de 9 aylık diye bir oyun vardı, onu oynardık küçükken ne zaman top bulsak. En az sektiren kaleye geçerdi, çünkü top sektirmek iyi futbol oynadığının göstergesiydi ve en kötü topçular kaleci olmalıydı.

Eskiden doğum günü partileri vardı. Doğum günü olan arkadaşın evinde toplanırdık sınıfça. Partiyi “ekmek” denen bir şey yoktu. Herkes gelirdi, doğum günleri önemli şeylerdi. Bazen öğretmenlerimiz bile orada olurdu çünkü. Hep beraber mini pizzaları ve pastaları yiyip kamışlı meyve suyumuzu içtikten sonra ev içerisinde top oynayacak uygun koridor veya ateri/geymboy arayışına çıkardık.

Tabi, eskiden ateri ve geymboy vardı bilgisayar ve Play Station yerine. Tetris’te 100.000 üzerinde puan yapınca füze havalanırdı. Hatta füzeyi uçurunca yeni bir oyun “açılacağı” söylentileri dolaşırdı. O yüzden Tetris’i ne hayallerle oynardık rekor kırınca Mario’ya dönüşecek sanaraktan…

Eskiden “yabadabadü” vardı. Çakmaktaş, Moloztaş aileleri hayatımızın parçasıydı. Edi Büdü vardı eskiden, herkes ediyi severdi ama ben büdücüydüm mesela. Ediden çektiklerine üzülürdüm. Minikkuşu çok sevmezdim, ama aralardaki sayı oyunlarına bayılırdım. Ha bir de “dağdan geliyor bir kız döne döne” vardı, hala melodisi aklımda, onu da çok severdim. Susam Sokağı vardı yani eskiden.

Eskiden Yalan Rüzgarı vardı. Annem izlerdi. Ama ben de, dizideki nerdeyse tüm isimleri ezbere bilirdim. Dizinin müziği efsaneydi. Bizim çocukluğumuzu tek bir şeyle özetle deseler, Yalan Rüzgarı’nın müziği derim. Bugün 20-30 yaş arasındakilerin müziğidir o çünkü. Eğer siz de bizdenseniz çoktan içinizden mırıldanmaya başlamışsınızdır melodisini.

Eskiden Tenten vardı. Enid Blyton kitapları vardı, bayılırdım. Bir de sayfadan sayfaya atladığımız bilimkurgu kitapları vardı. Yaptığımız seçimlere göre kitap biterdi, biz de baştan başlardık okumaya yeni seçimlerle. Taa ki en iyi sonla bitirene kadar. Bizim zamanımızda pes etmek diye bir şey yoktu çünkü. Kavga ederdik ilkokul koridorlarında, ama ertesi gün yeniden en iyi arkadaşlar olurduk, sonra yeniden kavga ederdik, yorulurduk, ama pes etmezdik…

devam edecek.