Arşiv | Eylül, 2010

Basitin Çekiciliği

28 Eyl

Böyle bir konu nereden aklıma geldi?

Marketten yarım litrelik ufak sulardan alırken özellikle ince kapaklı olanları tercih etmeye başladığımı farkettim. Bu ince kapakların özelliği, elinizi kapaktan kaldırmadan açılabilmesi. Yani suyu açmak için kapağı 2 tur çevirmek zorunda kalmıyorsunuz.

Çok ufak ve basit bir ayrıntı gibi görünüyor. Ancak insanların marka tercihlerini kökünden değiştirebilecek kadar kuvvetli bir yenilik/inovasyon bu.

Düşünün, koşu bandının üzerindesiniz ve koşarken açmaya çalıştığınız şişenin kapağını 1 tur az döndürerek açmanın sizi 2 saniyelik sıkıntıdan kurtardığını farkettiniz. (Su şişesini koşarken açmaya çalışırken dengesini kaybedenleri görmediniz mi?) Sadece bu 2 saniyelik “değer” bile marka tercihinizi derinden etkileyecektir.

Veya arabadayken suyu açmak için ellerinizi 2 saniye daha fazla direksiyondan çekmenin yol açabileceği kötü sonuçları düşünün.

Basit bir fikrin ve kazandırdığı 2 saniyenin çekiciliği bütün pazar dinamiklerini etkileyebiliyor.

***

“Basitin çekiciliği” her sektör için çok önemli bir değer. Çünkü tüketiciler, en düşük eforla ve en kısa sürede tatmine ulaşmak istiyor. Gereksiz zaman kaybına yol açabilecek ve kafa karıştırıcı her türlü ayrıntıdan kaçma eğilimindeler.

Mesela satış rekorları kıran iPhone’un çekiciliğinin arkasında basit kullanımı ve dizaynı yatıyor.

Televizyon satışlarında kumandanın tüketici tercihinde çok önemli olduğunu biliyor muydunuz? Karmaşık olmayan ve sadece temel işlevleri yerine getirebilecek (açma/kapama, sesi ayarlama ve kanal değiştirme) kumandalı televizyonlar çok daha fazla tercih ediliyor.

Kaçımız bir restauranta gittiğimizde binlerce çeşit yemeğin olduğu koca menüyü görüp de garsona sizin öneriniz hangisidir diye sormadık? Biliyoruz ki alacağımız cevap hayatımızı çok basitleştirecek, lezzete ulaşma süremizi kısaltacak. Bütün bunların farkındayız.

***

Her geçen gün çok daha fazla karmaşıklaşan dünyamızda “basiti aramak” kaostan bir kaçış yöntemi.

Belirsizlik, karışıklık ve soru işaretleri tedirginliğimizi, korkularımızı artırmakta. Bilinmeyenden uzaklaşıp bir tanıdık aramak isteriz her zaman.

İşte bunun farkında olanlar için tüketici dünyasında o kadar çok fırsat var ki…

Yeter ki gözlerimiz açık olsun.

***

Bu konuyla ilgilenenler için tek bir kitap öneririm:


Az Aslında Çoktur” (The Power of Less) – Leo Babauta

Uçak Bileti Fiyatları

26 Eyl

Aynı iki şehir arasında hizmet veren farklı havayollarının bilet fiyatları arasındaki büyük fiyat farkı nedendir diye sorarız hep. Bu sorunun cevabı nispeten basit gözükür. Hizmet kalitesi farkı bilet fiyatlarının en büyük belirleyicisidir diye düşünürüz..

Aynı sürede ve mesafede uçan, fakat farklı güzergahlarda hizmet veren uçaklar arasındaki fiyat farkının nedeni nedir peki? Burada fiyatı belirleyen değişkenler çok daha fazla ve bu soruya vereceğimiz cevap çok da basit değildir.

Uçak bileti fiyatını belirleyen başlıca değişkenler şunlar: Hattaki rekabet, hattı kullanan yolcu profili, rota ve operasonel masraflar.

Rekabete baktığımızda, aynı hatta ucuz havayolu şirketlerinin faaliyet gösterip göstermediği çok önemli. Eğer bir hatta ucuz havayolu şirketi faaliyet gösteriyorsa, aynı hatta çalışan çoğu havayolu şirketi de rekabet edebilmek amacıyla ucuz bilet politikası uygulamak durumunda.

Eğer bir hatta ucuz havayolları faaliyet göstermiyorsa, uçak şirketleri bilet fiyatlamasında bambaşka yöntemler izleyebiliyor.

Mesela böyle bir durumda, hattı kullanan müşteri profili fiyatlandırmayı belirliyor. Mesela iş adamlarını sıklıkla kullandığı bir hatta, havayolu şirketleri hizmet kalitesini ve fiyatları yüksek tutuyor.

American Airlines’in eski yöneticisi Rob Britton bu durumu şöyle özetliyor: “Uçmak, Coca-Cola almaya benzer. Kolaya ne kadar para vereceğiniz ise aldığınız yere göre değişir. Bakkaldan aldığınız kolayla sinemada aldığınız kolanın fiyatı tabi ki aynı değildir.”

Genel olarak kısa mesafelerde harcanan yakıt ve hizmet ücreti düşük olmasına rağmen bilet fiyatları aynı oranda düşük olmuyor. Çünkü havayolu şirketlerinin masraf kalemlerinde; terminal kiraları, iniş ücretleri (landing fees), uçak filosu satın alma ve kiralama ücretleri de yer almakta aynı zamanda. Bunlar da sabit masraf olduğundan kısa mesafede azalmaları söz konusu değil.

***

Özetle; uçuş fiyatlamasında mesafe ve havada kalma süresi önemli olsa da bilet fiyatını tek başına belirleyen faktörler değiller. Havayolu şirketleri pazar dinamiklerine göre fiyatlandırma politikalarını belirliyorlar. Fiyatlandırma politikalarını belirleyen faktörler o kadar karışık ve şirketler için o denli önemli ki, US Airways gibi birçok firma, fiyatlandırma yöntemlerini “stratejik nedenlerden” ötürü gizli tutuyor.

Uçak biletleri arasında bize mantıksız görünebilen fiyat farkları, aslında birçok havayolu şirketinin uzun vadedeki başarısını veya başarısızlığını belirleyen “fiyatlandırma” stratejisinin sonuçları sadece, ve kendi içerisinde tutarlı birçok algoritmaya bağlı.

Yararlanılan kaynak:

The Wall Street Journal

Sağlıkla kalın…

24 Eyl

Bugün babamın rahatsızlığı nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın en seçkin ve başarılı doktorlarının da çalıştığı ülkemizin en önemli 2 üniversite hastanesindeydim.

Daha önce de hasta ziyareti vs. gibi nedenlerle de bu kurumlara gelmiştim; ama bugün daha önce farketmediğim birçok (ve genelde olumsuz) izlenimle ayrıldım ülkenin önemli bu 2 kurumundan.

***

İlk izlenimim operasyonel işleri yürüten (vezne, kayıt vs…) kişiler ile ilgili.

Hasta ve hasta yakınlarıyla ilk teması kuran bu kişilerin etraflarına herkesten çok daha fazla pozitif enerji vermeleri, yani güleryüzlü, anlayışlı, sabırlı olmaları gerekmez mi?

Çünkü kimbilir hangi dermansız hastalıkla boğuşan, hangi sevdiğini kaybetmenin eşiğinde olan, veya hangi dertlerin pençesindeki ve belki de son bir umutla tıptan çare uman binlerce insanın ilk duraklarıdır buraları uzun ve belki de sonu kötü bitecek yolculukta.

Son gücün toplanacağı, enerji ve umut vermesi beklenen yolculuk başı durakları gibidir buraları.

Oysa ziyaret ettiğim her 2 kurumda da “benim karşılaştığım” operasyonel işleri yürüten görevlilerin önemli bir kısmı hayattan bezmiş, sabırsız, ukala, ters ve negatif enerji dolu kişilerdi maalesef. Değil ufacık bir tebessüm sunmayı, sorulara cevap verme nezaketini göstermekten bile aciz, hasta yakınlarına neredeyse düşman gözüyle bakan (hatta bakma lütfunu bile göstermeyen) insanlarla karşılaştım.

Burada kesinlikle bir genelleme yapmıyorum. Bana tesadüf eden bir azınlıktan bahsediyorum. Öyle olmasını istiyorum, umuyorum.

***

Diğer bir izlenimim de bu kurumların fiziksel olarak içinde bulundukları içler acısı durumla ilgili.

Bir önceki yazımda “engelli vatandaşlar” ile vurguladığım “insana değer vermek” kavramının anlamsızlaştığını bu kurumlarda gördüm.

Belki de yüzlerce metre mesafe katederek bir diğerine ulaştığınız polikliniklerin bulunduğu komplekste, değil engellilerin ve hastaların, en sağlıklı insanın bile aşmakta zorluk çekeceği merdivenlerden çıktım, yokuşları tırmandım. Arabaların parkettiği ve yolu tıkadığı kaldırımlardan “neredeyse yarım metre aşağıda kalan” asfalta atladım, devam ettim taşıtlarla yanyana.

Hasta ve hasta yakınlarının içinde bulundukları durumu bir kenara bırakıyorum, buralarda görev yapan personelin çalışma ortamı bile bu kurumların isimlerinin saygınlığının yanında o denli utandırıcıydı ki…

Spor salonu büyüklüğündeki bir odanın en ucuna konmuş tek bir masada size tahlil sonuçlarını veren görevlinin, açıktaki (belki de elektrik kaçıran) binlerce kablo ve priz arasında, ve odanın farklı yerlerine yığılmış “molozumsu” eski sandalye ve masa kalıntıları içerisinde nefes almaya çalıştığına şahit oldum mesela.

Sonra kendi kendime kızdım, bu insanların hayattan bezmiş görüntülerinden şikayet etmeye hakkım var mı diye?!

***

Sayfalarca yazabilirim.

Yazdıkça içim daraldığından, ve bugünün de haftanın en keyifli günlerinden biri olmasından, ve sizlerin de bu mutlu Cuma akşamında böyle bir iç karartıcı yazıyı haketmediğinizi düşündüğümden kesiyorum burada.

Sağlıkla kalın!

Çöp Kutuları ve İnsanlar

22 Eyl

Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar‘ını okuyanlar, kitabın sonundaki trajediyle göz yaşlarını tutamazlar genelde.

Şimdi aşağıda paylaşacağım tablonun trajikliği karşısında ise eminim ki halimize ağlasak mı, gülsek mi diye düşüneceksiniz sizler de.

Fotoğraflar İstanbul’un Altunizade ve Kalamış gibi en işlek 2 merkezinden kendi çekimlerim.

Yaya yolunu (kaldırımı) kaplayan dev ağaçlar ve kaldırımla yolun birleştiği noktadaki düzeltilmeyen ve “tuzak” işlevi gören çukurlar, yükseltiler…

Bu tablolara alıştığımız için gayet normal diyeceksiniz. Çok daha beterleri de var, değil mi?

Kaldırıma parkeden araçlar, kaldırımın tam ortasından yükselen direkler, kaldırımın en orta noktasına yerleştirilen geri dönüşüm kutuları vb…

Aşağıdaki fotoğraflar da başka kaynaklardan.

Hepsi tanıdık. Bu tabloyu öylesine kabullenmişiz ki, bütün bu engellerin arasından, içindeni, ortasından, yanından, altından, üstünden… yürürken yaptığımız binbir akrobasiye rağmen sesimizi çıkarmıyoruz, yolumuza devam ediyoruz.

Ancak Kadıköy’de karşılaştığım (ve eminim ki daha önce de defalarca karşılaştığım ve farkına varamadığım) aşağıdaki tablo, içinde bulunduğumuz (veya düştüğümüz) durum karşısında utandırdı beni.

Fotoğrafta, yolda gördüğümüz büyük metal çöp kutularının konulduğu küçük bir depoyu görüyorsunuz. Bunda ilginç bir şey yok.

Asıl ilginç nokta, engelli vatandaşlara bile gösterilmeyen hassasiyetin metal bir çöp bidonuna gösterilmesi ve bu amaçla kaldırımın uygun olarak düzenlenmesi.

Bu yazıyı okuyan bir engelliyseniz, bir “çöp kutusu” kadar bile değerimiz yok mu diye soracaksınız, eminim.

“Fareler ve İnsanlar”‘da olduğu gibi, “Çöp Kutuları ve İnsanlar” yazısını da trajik bir sonla noktalıyorum:

Evet, ne yazık ki “çöp kutusu” kadar bile değerimiz yok dedirtecek tablolarla karşılaşabiliyoruz ülkemizde.

Bunları düzeltmek de hepimizin görevi.

Susmayarak, uyararak, planlayarak, uygulayarak, çalışarak…

En “Sosyal” Şirketler

19 Eyl

Netprospex, çalışanların sosyal medyayı kullanım oranlarına bakarak en “sosyal” şirketleri sıralayan bir rapor hazırlamış. Rapora göre Google, Microsoft ve Amazon, çalışanlarının sosyal medyayı en yoğun kullandığı 3 kurum seçilmiş.

Listede teknoloji şirketlerinin ağırlığı dikkat çekiyor.

Raporda ayrıca, değişik sektörlerde ve iş alanlarında çalışanların sosyal medya kullanım alışkanlıkları da görselleştirilmiş. Arama motoru, çevirimiçi portal, medya, bankacılık ve pazarlama sektörlerinde çalışanların sosyal medyayı daha aktif kullandıkları aşağıdaki görselde net olarak gözüküyor.

Cenaze, lojistik ve kuru temizleme sektörleri, çalışanlarının sosyal medyayı kullanım oranlarının en düşük olduğu alanlar.

Tütün sektörü çalışanları ise Twitter’ı neredeyse hiç kullanmıyormuş. Bu da rapordan ilginç bir ayrıntı.

Kaynak: http://www.readwriteweb.com/archives/google_microsoft_employees_are_most_social_report.php

Ekşi Sözlük ve bilmediklerimiz

16 Eyl

Bu blogda başarılı bulduğumuz infografikleri sıkça paylaşacağımızı belirtmiştik.
Ekşi Sözlük hakkında ReklamZ ekibi tarafından hazırlanmış başarılı görsel de paylaşmaya değer bence.

Kaynak: http://www.webrazzi.com/2010/09/14/eksi-sozluk-infografik/

Bir dünya hayal ediyorum…

14 Eyl

Bir dünya hayal ediyorum:

Altınızda lüks bir araba var diye görevlinin gelip kapınızı açmadığı…
Akrabanız milletvekili diye torpil geçilmediği…
Önemli kişileri tanıyorsunuz diye işlerinizin öncelikle hallolmadığı…
Paranız var diye haketmediğiniz saygının gösterilmediği…
Güçlüsünüz diye itibarınızın artmadığı…
Dış görünüşünüz nedeniyle yanlış önyargıların oluşmadığı…
Milliyetiniz nedeniyle farklı davranılmadığı…
Farklı veya aykırı düşüncelerinize kimsenin gülüp geçmediği…
İnancınız nedeniyle insanların sizi sorgulamadığı…
Sevgi dolu kocaman bir kalbiniz var diye saf benzetmesi yapılmadığı…
Hayal kurmanın hayal olmadığı…

bir dünya hayal ediyorum.

***

Çok mu şey istiyorum?