Yedi tepeli şehir

19 Tem

Boğazı bile görmeyen “İstanbullular” olduğunu bilen biri olarak ne kadar değerli bir şehirde yaşadığımı bir kez daha hissetmeye başladım o gün…

Sabah erken saatlerde güneşin ilk ışıklarıyla yatağımdan kalkıp hızlıca giyinerek rotamı Emirgan olarak çizdim. Denize sıfır mekanda tüm boğazı ayaklar altına alıp çayımı yudumladım martıların ötüşlerini dinleyerek…

Yavaş yavaş öğlen yaklaşırken Bebek sahile doğru yürüyüş yapmaya karar verdim. İnsanların çoğu eşini, dostunu, sevgilisini, çocuğunu almış yürüyordu benimle beraber…

Bebek parkında kısa bir dinlenmeden sonra Ortaköy’e gidip kumpir yemeye karar verdim. Yanyana dizilmiş kumpirciler beni kendilerine çekmek için yoğun çaba gösteriyorlardı. Rastgele aldım birinden kumpirimi, geçtim sahile, izledim boğazı elimde kaşık, damaklarımda eşsiz bir lezzetle beraber…

Vakti çok geçirmeden, tarihi yarımadaya doğru yol almaya başladım. En azından Topkapı Sarayı’nın bir parçasını bile görsem o tarihi dokuyu duyabilirim herhalde. Turistler her zamanki gibi doldurmuş Sultanahmet Meydanı’nı. Yürüyorum çevreme bakarak büyülenmişçesine tarihin ta kendisinden…

Galata Köprüsü’nde balık ekmeği tatmak isterken balık hakkımı akşama bırakıyorum, Sultanahmet Köftecisi’nde gezdiğim yerlere bir kez daha anlam katıyorum, lezzeti yakalıyorum…

Karnımı çok da şişirmek istemiyorum aslında. Kaç yıllık İstanbulluyum, bilirim bu şehirde rakı balığın bir simge olduğunu. Yavaştan aşağıda doğru yürümeye başlıyorum, Eminönü’nü de geçip Karaköy’e ulaşıyorum. Tarihi Tünel ta karşımda hazır beni bekliyor yukarılara çıkarmak için…

Ulaşıyorum Şişhane’ye. İstiklal’in kokusu bambaşka oluyor, İstanbul kokuyor, güzel bir kızın çekiciliğine özenip kıskanırcasına beni kendisine çekiyor en derinden…

Kitapçılarda gezindikten sonra Jadore’da fındıklı çikolatamı içiyorum. Eminim ki böyle bir çikolatayı başka bir yerde içmediğime… Muhtemelen de içmeyeceğime…

Balık pazarına geldim sayılır. Degustasyon geliyor aklıma… Orhan Veli’nin de şiiri…

Canan ki Degüstasyon’a gelmez
Balıkpazarı’na hiç gelmez

Giriyorum içeriye…

Mezelerden girip balıktan çıkıyorum. Eşsiz bir müziğin eşliğinde orada bulunmanın ve İstanbullu olmanın şerefine yudumluyorum beyazı… Dost muhabbetinin sınırı olmuyor, eski defterler açılıyor, hayatlar paylaşılıyor, İstanbul’un kokusu solunuyor, yaşamlar tazeleniyor…

Çıkıyorum artık yavaştan mekandan, yürüyorum İstiklal’den Meydan’a kadar. Muhteşem bir günün verdiği tarifi mümkün olmayan bir hazla biniyorum sarı dolmuşa… Yol alıyorum Kadıköy’e… Tekrardan içimden aynı kelimeleri tekrarlıyorum… Ben çok şanslıyım, çünkü İstanbulluyum diye…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s