Arşiv | Temmuz, 2010

Yemek Sanatı

30 Tem

Yemeden önce bir daha düşünelim mi?

Trump 101

28 Tem

Bugünlerde liderlik ve yöneticilik ile ilgili kitaplara merak saldım. Her ne kadar bu kitaplar ilk görünüşte sırf yöneticilere ve işverenlere hitaben yazılmış gibi gözükse de aslında iş sahibi olan olmayan herkesin okuması gereken başucu eserleri. En son okuduğum ise ABD’nin emlak kralı Donald Trump’ın Trump 101 isimli kitabı. Hem çok akıcı bir dille çevrilmiş, hem de gerçekten okudukça insanı düşündürtüyor. Trump’ın kendi ağzından söylediği birkaç cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum:

“Raketimi sallamadan önce topun benim sahama girmesini beklerim, böylece sayı almak için en iyi şansa sahip olurum.”

“Değişimi önceden görüp ona kucak açın; değişim resmin tamamını değiştirebilir. Çıkarınıza olabilecek yeni gelişmeleri kabullenin, onlardan yararlanın ve onları kendinize yeni kapılar açmakta kullanın.”

“Başka bir prizden daha güçlü elektrik alabilirsiniz”

“Örnek olun, o zaman doğru insanlar için bir çekim merkezi yaratmış olursunuz. Hoşlandığınız insanlarla çalışabilmenin en iyi yolu budur.”

“Sezgilerinize göre davranın. Nereye varmak istediğinizi ancak siz bilebilirsiniz.”

“Eğer düşünecekseniz, büyük düşünün.”

“Kendi yolunuzu izleyin, çünkü sizi olmayı amaçladığınız yerlere götürecek olan yol odur.”

“Pazarlık yaparken havaya girerim. Tempom, bana yenilginin asla söz konusu olamayacağını hissettiren bir müziktir.”

“Özgüven sayesinde herkesi kendinize çekersiniz, böylece hem kendi yaşamınız hem de onlarınki daha güzelleşir.”

Sözlerin her biri aslında hepimiz için “çok sıradan” ve her gün duyabileceğimiz cümleler olabilir. Ancak, kendimize kaç kez soruyoruz “ben bunların kaçını hayatımda uygulayabiliyorum?” diye?  Yine Trump’a göre büyük düşler hayal eden; ancak hayalini uygulamaya koyamayan kişi girişimci olamaz. Tüm bunları her ne mevkide olursak olalım uygulamak hayata fark katmamıza yardımcı olacaktır şüphesiz.

Kitabı önermemin yanı sıra, www.trumpuniversity.com adresini ziyaret ederek girişimcilik konusunda bilgiler edinebilirsiniz.

Cesur Yeni Dünya

27 Tem

20 yaşın üzerindekiler hatırlayacaklardır. Bir zamanlar internette “sosyalleşmek” mIRC’de chat yapmaktan ibaretti.

Sohbet kanalları, kanal operatörleri, ban’ler, voice’ler, server’ın çökmesi, bağlanamamak, mIRC’ye özgün yazı stili…

Sohbet kanallarında yönetici (@) veya özel üye (+) olmak için neler yapardık değil mi? İnsanları yönetmek, farklı bir statü kazanmak, “sanal” itibarımızı arttırmak isterdik.

Daha sonra ICQ geldi. Hafızamızda kendine özgü mesaj sesleri ve renkli arayüzüyle yer edindi.

Programın açarken evi inleten “vapur düdüğü”nü hatırlamayan var mı? Veya 8 haneli ICQ numarasını unutmayan?

6 ve 7 haneli numaralar elde etmek için neler yapılırdı… Amaç yine aynıydı: “Sanal itibarımızı” artırmak, farklılaşmak.

Zamanla MSN, ICQ’yu öldürdü. Şimdi de “Facebook Chat” ve Gmail Sohbet MSN’i öldürüyor.

iPhone OS ve Android uygulamaları, Blackberry RIM gibi anlık mesajlaşma platformları sosyal medyaya yepyeni bakış açıları getirdi.

Artık jet hızıyla gelişen, her gün ve hatta her saat değişen, sanal ve gerçeğin birbirine karıştığı, içiçe geçtiği bu yeni dünyada bir kavram hiçbir zaman değişmedi, önemini yitirmedi:

“Kullanıcılar olarak statümüzü korumak ve yükseltmek”

Eskiden sohbet odası yöneticisi olarak veya 7 haneli kullanıcı numarası alarak belirlediğimiz statü, bugünün medyasında çok değişik biçimler almakta.

Sosyalleşmek amaçlı kullandığımız cihazlar, yenilikleri henüz kimse benimsememişken hayatımıza sokmak, sonuçlara herkesten farklı yollardan ulaşmak; kısacası, ortalamadan ayrılarak aykırılaşmak bizleri statü sahibi yapıyor bu “cesur yeni dünya“da.

***

…Ve bu yeni düzende başarılı olanı başarısızdan ayıran giz, sonsuz değişimin içerisinde değişmeyeni bulmakta ve bundan fayda sağlayabilmekte saklı.

Not: Statü ve tüketici ilişkisi ile ilgili Trendwatching’deki yazıyı okumanızı öneririm.

Samsung’un Cevabı

25 Tem

Bildiğiniz gibi kısa bir zaman önce piyasaya çıkan iPhone 4, tutuş şekline göre sinyal seviyesinin ciddi oranda azalması problemi nedeniyle büyük eleştiri almıştı kullanıcılar tarafından.

Bunun üzerine Apple’dan Steve Jobs buna benzer problemlerin diğer tüm telefon markalarında görüldüğünü belirtmiş, yani diğer tüm üreticilere bir bakıma taş atmıştı.

Bunun üzerine bazı firmalar Steve Jobs’a cevap niteliğinde basın açıklamaları yaptılar, kendi ürünlerinde benzer problemlerin olmadığını belirttiler.

Güney Kore’li elektronik devi Samsung ise akıllı telefon pazarındaki en büyük rakibi Apple’a, aşağıda paylaştığım Galaxy S reklamıyla bir bakıma cevap vermiş. Zekice.

Gökkuşağı

22 Tem

Bir gökkuşağı düşünün, içinde bütün renkler olsun. Evrendeki bütün renkler…

Bir de hayat düşünün. Kendi hayatınız…

Gökkuşağındaki renkleri yaşamın güzellikleri olarak düşünün sonra da. Sonsuz renk içerisinde sonsuz güzellikler…

…Ve elinize bir fırça alın, sadece kendi hayatınızdaki renklerle gökkuşağını çizmeye çalışın.

***

Hayata bir tebessümle veda edecek olanlar, o gökkuşağını tüm güzelliğiyle tuale yansıtabilenlerdir.

***

Pablo Neruda‘nın söylediği gibi, hayatını o gökkuşağına benzetemeyenler ise “yavaş yavaş ölürler“.

Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörmeyi barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler!.

Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler!.

İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki
pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler!.

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi
mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler!.

Pablo Neruda

Internet’e Farklı Bir Bakış

21 Tem

A picture is worth a thousand words.

(Bir resim bin kelimeye bedel gerçekten.)

Yedi tepeli şehir

19 Tem

Boğazı bile görmeyen “İstanbullular” olduğunu bilen biri olarak ne kadar değerli bir şehirde yaşadığımı bir kez daha hissetmeye başladım o gün…

Sabah erken saatlerde güneşin ilk ışıklarıyla yatağımdan kalkıp hızlıca giyinerek rotamı Emirgan olarak çizdim. Denize sıfır mekanda tüm boğazı ayaklar altına alıp çayımı yudumladım martıların ötüşlerini dinleyerek…

Yavaş yavaş öğlen yaklaşırken Bebek sahile doğru yürüyüş yapmaya karar verdim. İnsanların çoğu eşini, dostunu, sevgilisini, çocuğunu almış yürüyordu benimle beraber…

Bebek parkında kısa bir dinlenmeden sonra Ortaköy’e gidip kumpir yemeye karar verdim. Yanyana dizilmiş kumpirciler beni kendilerine çekmek için yoğun çaba gösteriyorlardı. Rastgele aldım birinden kumpirimi, geçtim sahile, izledim boğazı elimde kaşık, damaklarımda eşsiz bir lezzetle beraber…

Vakti çok geçirmeden, tarihi yarımadaya doğru yol almaya başladım. En azından Topkapı Sarayı’nın bir parçasını bile görsem o tarihi dokuyu duyabilirim herhalde. Turistler her zamanki gibi doldurmuş Sultanahmet Meydanı’nı. Yürüyorum çevreme bakarak büyülenmişçesine tarihin ta kendisinden…

Galata Köprüsü’nde balık ekmeği tatmak isterken balık hakkımı akşama bırakıyorum, Sultanahmet Köftecisi’nde gezdiğim yerlere bir kez daha anlam katıyorum, lezzeti yakalıyorum…

Karnımı çok da şişirmek istemiyorum aslında. Kaç yıllık İstanbulluyum, bilirim bu şehirde rakı balığın bir simge olduğunu. Yavaştan aşağıda doğru yürümeye başlıyorum, Eminönü’nü de geçip Karaköy’e ulaşıyorum. Tarihi Tünel ta karşımda hazır beni bekliyor yukarılara çıkarmak için…

Ulaşıyorum Şişhane’ye. İstiklal’in kokusu bambaşka oluyor, İstanbul kokuyor, güzel bir kızın çekiciliğine özenip kıskanırcasına beni kendisine çekiyor en derinden…

Kitapçılarda gezindikten sonra Jadore’da fındıklı çikolatamı içiyorum. Eminim ki böyle bir çikolatayı başka bir yerde içmediğime… Muhtemelen de içmeyeceğime…

Balık pazarına geldim sayılır. Degustasyon geliyor aklıma… Orhan Veli’nin de şiiri…

Canan ki Degüstasyon’a gelmez
Balıkpazarı’na hiç gelmez

Giriyorum içeriye…

Mezelerden girip balıktan çıkıyorum. Eşsiz bir müziğin eşliğinde orada bulunmanın ve İstanbullu olmanın şerefine yudumluyorum beyazı… Dost muhabbetinin sınırı olmuyor, eski defterler açılıyor, hayatlar paylaşılıyor, İstanbul’un kokusu solunuyor, yaşamlar tazeleniyor…

Çıkıyorum artık yavaştan mekandan, yürüyorum İstiklal’den Meydan’a kadar. Muhteşem bir günün verdiği tarifi mümkün olmayan bir hazla biniyorum sarı dolmuşa… Yol alıyorum Kadıköy’e… Tekrardan içimden aynı kelimeleri tekrarlıyorum… Ben çok şanslıyım, çünkü İstanbulluyum diye…