Arşiv | Haziran, 2010

Empati ve Pazarlama

30 Haz

Dizi izlerken, oyunculardan biri ağladığında sizin de gözlerinizin dolduğu oldu mu hiç?

İnsanların fısıltıyla konuştuğu bir ortama girdiğinizde siz de yavaşça konuşursunuz, değil mi?

Acı çeken birini gördüğünüzde kötü hissedersiniz, neşeli birini gördüğünüzde gülümsersiniz, haksız mıyım?

“Baba” filmini izlediğinizin ertesi günü “Corleone” ailesinden birinin edasıyla dolaştığınızı farketmediniz mi?

Ben şu anda esniyorum. Ne oldu, niye şaşırdınız? Siz de mi esnemeye başladınız?

Hatta daha ileri gidelim. Metal üzerinde tırnaklarımızı sürtmek. Yukarıdan aşağıya. O iç tırmalayan sinir bozucu ses. Tamam, yeter diyorsunuz, değil mi? Çünkü kötü oluyorsunuz.

Ya da limon sıktığımızı varsayalım. Ağzınız mı sulandı yoksa bir anda?

***

Bütün bunlar şunu gösteriyor. Bir insanın yaptığı şeyi gözlemlediğimiz (ya da okuduğumuz) sırada biz de zihnimizden aynı şeyi yapıyoruz.

İnsan eylemde bulunurken veya başka birinin eylemini izlediği (okuduğu, hayal ettiği) zaman beyinde aktifleşen bölgeler aynıymış. Bunun sorumlusu beynimizdeki “ayna nöronlar“mış. Empati duygumuzun kökeninde bu nöronlar yatıyormuş.

***

Şimdi bir düşünelim, firmalar niçin satış personelinin müşteriye karşı sürekli güleryüzlü olmasını ister?

Niçin mağaza vitrinlerinde estetik mankenler en şık giysilerle donatılır?

Ünlü kişilerin reklam filmlerinde yer alması bazı markalar için neden çok önemlidir?

***

Pazarlamacılar insan beyninin nasıl çalıştığını çok iyi biliyorlar. Neye, nasıl tepki verdiğimizi, bilinçaltımızda işleyen mekanizmaları, hassas ve savunmasız zamanlarımızı çok iyi biliyorlar.

Bence tüketiciler olarak biz de en az pazarlamacılar kadar bu dinamikleri anlamaya çalışmalıyız ki savunmasız “tüketici kitlesi” olarak sınıflandırılmayalım.

Bu konular ilginizi çekiyorsa başta Martin Lindstrom’um “Buyology“si olmak üzere nöropazarlama üzerine yazılmış kitapları okumanızı tavsiye ederim. Roger Dooley’in nöropazarlama hakkındaki blog‘unda da son derece ilgi çekici makaleler mevcut.

Vuvuzelayı yasaklamak

29 Haz

2009 yılında futbol sponsorluk anlaşmaları.. 29 milyar dolar

2009 yılı dünya futbol endüstrisinin değeri.. 114 milyar dolar. Başka bir deyişle 129 ülkenin milli gelirinden daha yüksek..

Güney Afrika’nın 2010 Dünya Kupası için yaptığı toplam yatırım miktarı: 1.5 milyar dolar

Brezilya’nın toplam kadro değeri: 450 milyon dolar!

**

Vuvuzela fiyatı: 5 Türk Lirası!

**

Televizyon karşısındaki her bir futbolseverin istisnasız bir şekilde karşı durduğu bu tırmalıyıcı sesin FIFA tarafından yasak getirilmeme gerekçesi de yukarıdaki sayıları alt üst etmeye yetiyor. Başkan Sepp Blatter bu çalgının Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu ve yasaklanamayacağını savunuyor. Bu sebepten futbolcular da dahil milyonlarca kişi bu sesi tam anlamıyla “çekmek” zorunda kalıyor.

Uzun sözün kısası işte endüstrileşen futbol karşımızda. 19. yüzyıldan beri “endüstrileşen” her bir alanın insan ve kültür faktörünü içine almadan tam anlamıyla bu döngüyü tamamlayamadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu açıdan bakınca da vuvuzelanın yasaklanmamasına pek de şaşırmamak gerekiyor.

Anlatım bozuklukları

26 Haz

“Tren garında 7.5 kilogram patlayıcı yakalandı”

Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birinin internet sayfasındaki son dakika haberi başlığı. Maalesef Türkçe’ye özen gösterilmeden hazırlanmış bir başlık olmuş.

Patlayıcı bulunur, ele geçirilir, imha edilir; ancak yakalanmaz. Canlı değildir, bir şeyden kaçmaz.

Bu, bugün keşfettiğim küçük bir örnek sadece. Buna benzer özensizlikle hazırlanmış birçok haber başlığını ve içeriğini gazete manşetlerinde, en önemli ulusal kanalların haber bantlarında maalesef sıkça görebiliyoruz.

Türkiye’nin sahnesinde olan önemli medya kuruluşlarının, yayınlarını hazırlarken Türkçe’yi düzgün kullanmak konusunda çok daha fazla hassasiyet göstermesi gerektiğini düşünüyorum!

Video paylaşmayı seviyoruz

26 Haz

Bu keşfi ben değil, “Business Insider” yapmış.

comScore verilerine göre son 1 yıl içerisinde Facebook’ta izlenen video sayısı nerdeyse üç katına ulaşmış. Microsoft’tan Darren Huston da bu trendi gördüğünden olsa gerek, “Cannes Lions Festivali”nde şöyle bir açıklama yapmış: “Online video şu anda en sıcak gündem”

Tablo şöyle:

İngilizce’de şöyle bir tabir vardır: “A picture is worth a thousand words” (Tek bir resim binlerce kelimeye bedeldir)

Tek bir videonun kaç resme bedel olduğunu düşünürsek sosyal platformlarda video paylaşmayı sevmemizin nedeni çok daha iyi anlaşılabilir

Facebook, Twitter gibi sosyal platformların önlenemez yükselişinin arkasında kendimizi ifade etme gereksinimimizin yattığını düşünüyorum. (bkz. Maslow üçgeni)

Bir başka deyişle sosyal platformlar varlığımızın birer uzantısı, en azından bizim onlara yüklediğimiz anlam bu şekilde.

Bu platformların bizlere sunduğu video paylaşma özelliğini ise bu nedenle çok seviyoruz. Paylaştığımız videolar da bizleri temsil ediyor, tamamlıyor çünkü…

Herkes kaşiftir!

25 Haz

Kaşif olmak, sırt çantasıyla dünyayı dolaşıp yeni keşifler yapmak, yeni tecrübeler edinmek değildir sadece. Kaşif olmak için sadece bakmak ve düşünmek yeterlidir bence. Bu iki basit eylemi yapabilen herkes kaşiftir.

Gözlemledikleriniz üzerine düşünüyorsak, yargıda bulunabiliyorsak, daha önce söylenmemiş olanı söyleyebiliyorsak ya da bilineni farklı biçimde ifade edebiliyorsak keşfediyoruz demektir.

Biz de hayata dair keşiflerimizi burada paylaşacağız.

Hayatı hep beraber yeni baştan keşfetmek için!